Hayatta Kalma Pratikleri: Kendine Ait Bir Mekân
Aslınur Sarıca Ünal, hayatta kalmayı ilişkisel bir pratik olarak ele alıyor; NOUS deneyimi üzerinden mekân kurmayı birlikte yaşama biçimi olarak tartışıyor.
Birlikte kalmak, yaşamı sürdürmenin en basit yoludur. İçerisinde çoğu zaman gözle görülmeyen ama sezgisel olarak oldukça güçlü bağlar barındırır. Birbirine tutunan, sarılan, iç içe geçen; bazen güçlü bazen zayıf ama bütünlüklü hissettiren bir ilişkisel alandır. Dışarıdan bakıldığında sıradan görünen bu bağ, aslında hayatta kalmanın en eski biçimlerinden biri. İnsan topluluklarının bir araya gelişindeki ilksel enerjiden bugünün bağımsız sanat alanının kırılgan yüzeylerine kadar, birlikte kalmak hem politik hem bedensel bir eylemdir. Bu metinde, “birlikte kalma” hâlini soyut bir kavramdan ziyade bizzat deneyimsel bir süreç olarak ele alacağım.
Genç bir kadın sanatçı olmanın, İstanbul gibi büyük bir metropolden göç etmenin, beraberinde gelen yalnızlık hissinin, aidiyet arayışının, yeni bir üretim alanı yaratma arzusunun ve buna bağlı olarak alan ihtiyacının içerisinden geçerken, kendime sıklıkla aynı soruyu sordum: Bir mekân kurmak mı bizi bir arada tutar yoksa birlikte kalmak mı mekânı mümkün kılar? Cevabın ikisinin arasında bir yerde salındığını, bazen birbirine dönüşerek var olduklarını zamanla öğreniyorum.
Yıllar boyunca süren mesleki arayışlarım içinde sahnede üretim yapan bir performansçı, oyuncu, dansçı, okullarda sanat eğitimi veren bir öğretmen, üniversitede sanatçı yetiştiren bir öğretim elemanı, para kazanmaya devam edebilmek için yaptığım farklı işler ve bir yandan nedenini tam olarak anlayamadığım ama istikrarla devam etmeyi seçtiğim akademik eğitim/kariyer sürecimi düşündüğümde, sanat alanında var olmaya çalışan bağımsız biri olarak kendime nasıl alanlar açabileceğimi düşüneceğim çok vaktim oldu. Sanat alanı çoğu zaman bireysel yaratıcılık mitleri üzerine kuruludur: Tekil sanatçı, kendi iç dünyasına kapanmış yaratıcı özne, “dahi” olmanın yalnızlığı… Birileri yaptığım şeylere dahilik ve delilik arasında yaklaşırken ben, tam tersi bir yerde duruyorum.
NOUS 2020 yılında, COVID-19 pandemisi sebebiyle fiziksel olarak iş yapamaz hâle geldiğim bir dönemde, kendimi yeniden inşa etmek istediğim bir alan olarak var oldu. O zamanın koşulları gereğince varlığını çevrimiçi alanda kuran NOUS, “beden araştırmaları alanı” olarak kendini yarattı. Zaman içerisinde daha geniş bir çerçevede “yaratıcılık temelli araştırma alanı” olarak dönüşüme uğradı. Araştırma alanları içinde teori ve pratiği harmanladığımız, her seviyeden katılımcının dahil olabileceği beden farkındalığı, doğaçlama hareket ve dans, sanat terapisi temelli yaratıcılık buluşmaları, birlikte okuma, düşünme ve tartışma alanlarının yanı sıra sanatçılar için fiziksel araştırmalar, performans çalışmaları, oyunculuk ve sahne pratikleri, çağdaş sanat ve tasarım uygulamaları gibi katmanlı çalışmalar yer alıyor. Tekilliğin ve yalnızlığın bizi ele geçirdiği yoğun ve sert zamanlarda yaratıcılığın asıl kaynağının tekillik değil, ilişkilenme olduğunu gördüm. Beni hayatta tutan şey bir ötekiyle kurduğum ilişkisel bağdı. Birlikte kalmanın yolunu ekranlar aracılığıyla bağ kurarak bulmuştuk. Yıllar süren çevrimiçi buluşmalar, yeni normal içerisinde kendine bir yer bularak yüz yüze bir araya geldiğimiz buluşmalara dönüştü.
2023 yılında İstanbul’dan Antalya’ya göç etmeyi seçtiğimde elimde mesleki olarak tutunabileceğim ve kendimi güvende hissettiğim sadece NOUS vardı. Ne yaparsam yapayım, Antalya’ya uyum sağlama sürecim İstanbul gibi bir sanat pazarından Antalya’ya taşınıp kendine alan bulmaya çalışan zavallı kızcağız olmanın önüne geçemedi. Bu sektörde çalışan herkesin fırsat bulduğu an koşarak gittiği İstanbul’dan hangi akla hizmet Antalya’ya göç etmiştim? Akademideki hocalarımın Antalya’da kendime çok yazık edeceğim minvalindeki konuşmaları, meslektaşlarımın kendime hiçbir şekilde yer bulamayacağımı ima eden huzursuz söyleşileri ve memleketimden göç ediyor olmanın garip burukluğuyla Antalya’ya taşındım. 2025 yılının Eylül’ünde NOUS’un mekânını açtım. Bugün bu yazıyı mekânda kendim için ayırdığım masamda yazıyorum.
Antalya’da fiziksel bir mekân kurmak, bana “mekânın” bir süreç olduğunu öğretti. Duvarların örülmesinden önce ilişkilerin örüldüğünü, zeminin döşenmesinden önce güvenin döşendiğini fark ettim. Bir yer kurmak, yalnızca dört duvarın içini düzenlemek değil, aynı zamanda kırılganlık, bakım ve süreklilik gibi kavramları yeniden düşünmekti. Mekân, bir sonuç değil; bir birlikte yaşama biçimiydi. Sara Ahmed’in “kolektif hayatta kalma”1 fikri burada özel bir önem kazandı. Ahmed’in dediği gibi, hayatta kalma çoğu zaman bireyin değil, bireyler arasındaki bağın başarısıdır. Birbirine tutunmak -gerçek anlamıyla ve metaforik olarak- yaşamı mümkün kılan en basit ama en derin eylemdir. Bu nedenle, birlikte kalmayı yalnızca duygusal bir alan olarak değil, politik bir yönelim olarak okumak gerekiyor: Her karşılaşma, her ortak üretim, her bakım pratiği bir tür direniş biçimi hâline gelir. NOUS’un fiziksel mekânı, benim için bu direnişin somut karşılığı oldu: Bireysel üretim mitlerinin karşısında ilişkisel bir estetik, yalnızlık anlatılarına karşı bir dayanışma topografyası, kırılganlığın saklanmadığı, bilakis görünür kılındığı bir üretim zemini.
Asıl sorulması gereken soru şudur:
Bir sanat mekânı nasıl olur da bir hayatta kalma pratiğine dönüşür?
Kolektif Hayatta Kalma: Birbirine Tutunmanın Politikası
Birlikte kalmanın ne anlama geldiğini düşünmeye başladığımda, ilk fark ettiğim şey şu oldu: Hayatta kalma, çoğu zaman bireylerin tek başına kat ettiği bir yolculuk olarak anlatılır ama hiç de öyle değildir. Yalnızlık, çoğu zaman bir anlatı kurgusudur; pratikte yaşam, hep bir temasın, bir dayanışmanın, bir “el verme”nin içinden sürer. Antalya’ya yerleşirken bir yandan artık yerelde üretim yapan bir sanatçı olduğum bilincini fark ederek bu şehrin benden talebinin ne olabileceğini düşünmeye başladım. Evet, doğru. İstanbul’daki kültür-sanat çeşitliliği burada yok, alternatif sanat alanları sınırlı, hâliyle üretim ve çağdaş bakış açışı yetersiz. Peki, bununla ne yapabiliriz?
Kısa bir süre içerisinde benim gibi düşünen ve ne yapabiliriz sorusunu dert edinen kişilerle karşılaşmaya başladım. Bu kişiler önce NOUS’un yaptığı çalışmaların katılımcıları olarak alanıma dâhil olmaya başladılar. Merak ettikleri şey, sanatla çalışmanın dönüştürücü alanında neler olabildiğiydi. Burası elbette güçlü öğretilerin, yıllarca verilen ve alınan eğitimlerin temelinde kuruldu ve yaratıcılık temelli bir araştırma alanı olarak kendini dönüştürdü fakat NOUS’taki topluluğu bir araya getiren sadece sanatla temas etmek, kendinle çalışmak, sanat üretmek değildi. Bizi asıl bir araya getiren şey ortak kaygılar ve arzular etrafında birlikte soru sorabilmekti. Sara Ahmed’in düşüncesinde dayanışma2, soyut bir ideoloji değil, gündelik hayatın en küçük jestlerinde meydana gelen politik bir eylemdir. Birinin sözünü duymak için alan açmak, düşen birinin yanında yavaşlamak, bir mekânı temizleyerek diğerinin kullanımına hazırlamak, atölye öncesi çayın suyunu kaynatmak… Bunların hepsi, görünmez ama yaşamsal pratiklerdir. Birlikte kalmak çoğu zaman böyle başlar: Büyük manifestolardan değil, küçük bakım hareketlerinden. Bu kavrayış, NOUS’un ve topluluk bilincinin şekillenmesinde belirleyici oldu. Çünkü mekânın maddi kuruluşundan önce, aslında bir hayatta kalma topluluğu kuruluyordu. İnsanların birbirine tutunduğu, kendi kırılganlıklarını saklamak zorunda kalmadan var olabildiği bir alan… Burası bir sanat mekânı olduğu kadar, dayanışmanın duyusal bir formu. Birlikte kalmak ifadesi burada doğrudan politik bir gerçekliğe dönüşmeye başlamıştı: bir arada durmanın kendisi bir direniş, bir üretim, bir karşı çıkma biçimi.
NOUS’ta kırılganlık saklanmaz, üretimin bir parçası olarak kabul edilir. Atölyelerde, karşılaşmalarda, etkinliklerde, ortak fikir buluşmalarında topluluğun şeffaf, dürüst ve şiddetsiz bir yerden kendini açması, görünürlükle birlikte hareket kazanır. İnsanların kendi seslerini, bedenlerini, acılarını, sevinçlerini paylaşması, mekânı bir performatif alan hâline getirir. Lauren Berlant’ın yakınlık3 ve duygulanımsal dayanışma4 kavramları, birlikte kalmanın duygulanımsal altyapısına ışık tutar. Berlant’a göre yakınlık, ortak bir dünyayı inşa etme biçimidir. Bu bağlamda kurduğumuz dayanışma, mekânı fiziksel sınırlarının ötesine taşıyarak onu ilişkisel bir altyapı olarak yeniden kurgular. Çünkü mekânın kendini nasıl var ettiği, içerisinde kimlerle yol aldığınla yakından ilişkilidir. Bir yere ait hissetmek, yerleşmek ve benimsemek çoğu zaman kendi fikirlerinin bedenleşmesine de izin vermek demek. Mekân, nötr değildir; mekânın politikası, kimin içeride, kimin dışarıda olduğuna karar veren pratiklerle şekillenir. Bir sanat mekânı açmak; bir dünya görüşünün, bir değerler sisteminin ifadesidir. Benim için mekân kurmak hem üretim hem dayanışma hem de varoluşsal bir hak talebiydi: Burada var olmak, burada kalmak, burada üretmek ve burada nefes almak…
Varlığın İlişkisel Doğası
Tüm bu düşünceler bir noktaya çıkıyor: Varlık ilişkiseldir. İnsan yalnızca kendi başına bir özne değildir; dokunduğu, temas ettiği, birlikte düşündüğü, birlikte nefes aldığı ilişkiler ağında anlam kazanır. Bir sanat mekânı da ilişkiler olmadan kurulamaz. Üretim bir ilişkidir, öğrenme bir ilişkidir, dayanıklılık bir ilişkidir.
Bizi bir araya getiren ve bir arada tutmaya devam eden şey özünde birbirine temas eden ihtiyaçlar, duyamadığımız sesleri birlikte duyma arzusu ve yaratım süreçlerinde yalnız kalmamaya dair sessiz bir talep oluyor. Birlikte hayal ortaklığı kuruyoruz. Bir fikri alıp ince ince işleyerek büyütmek için çabalıyoruz. Çok yoruluyoruz, çok dağılıyoruz, sıklıkla bocalıyoruz fakat her defasında bir mücadele alanı olarak tutunacak yeri dayanışmanın içinden doğuruyoruz. Topluluğun güçlü yanı, birbirimize tanıklık etmeye gönüllü olmamız. Böylece NOUS, bir ekipten öte, gitgide birbirini taşıyan bir yapı hâline dönüşmeye başladı. Ben, ekip ve katılımcılarla birlikte büyüyen topluluk işlevsel olarak birbirinin hayatında sorumluluk alır hâle geldi. Kendiliğinden ve gönüllü biçimde… Sistem kendini çabasız bir çabayla inşa etmeye başladı. Sezgisel olarak onu dinleyip, birbirimize alan açmaya başladığımızda bir karşılıklı dayanıklılık sistemi ortaya çıktığını gördük.
Bağımsız Sanat Alanında Sürdürülebilirlik
Yine de bu romantik olduğu kadar zorlayıcı bir süreç. Bağımsız sanat alanı, özellikle Türkiye bağlamında, her zaman kırılgan bir zemin üzerinde hareket eder. Bu kırılganlık ekonomik olduğu kadar politik, kültürel ve psikolojik katmanları da içerir. Fon eksikliği, kurumsal desteklerin belirsizliği, görünürlük mücadeleleri, mekânsal güvencesizlik, üretim koşullarının süreksizliği… Tüm bunlar bağımsız bir sanat mekânını ayakta tutmayı bir tür direnç pratiğine dönüştürür. Yaşadığımız coğrafyada değişen hızlı gündemler durduğumuz yeri konumlandırırken her defasında bizi derin bir sorgulamaya da itiyor. Sanatın sadece “eğlence hizmeti” olarak anıldığı bir coğrafyada sanatı bir hayatta kalma pratiği olarak ele aldığımızı anlatmak gittikçe güçleşiyor. Üstelik buna bir de yerelde var olma mücadelesi ekleniyor. Her şeyin kolaylıkla kendine yer bulabildiği ve her şeyden fazla fazla bulunan İstanbul dışında, farklı şehirlerde yeni söylemler geliştirmek, yeni üretim pratikleri denemek, kendini ve derdini anlatmak için ortamın dinamiğini kollamak varoluş mücadelesini daha zorlu bir arenaya taşıyor.
Sıklıkla duyduğum “bu yaptığınız şeylerin Antalya’da karşılığı var mı, bilmiyoruz” cümlesinin tam karşısına geçerek NOUS’u Antalya’da inşa ediyorum. Alımlayıcı dediğimiz karşılaştığı şeyle gelişir ve dönüşür. Görmediğimiz şeyleri yok sayarız, denemediğimiz şeylere ön yargıyla yaklaşırız, alışık olmadığımız pratikleri dışarıda bırakmaya çalışırız çünkü yenilik kendi konforlu alanından çıkmayı gerektirir. Risk almayı, bildiğin şeyleri unutmayı, unuttuğun şeyleri yeniden hatırlamayı… Bir parça cesaret gereklidir. Yeni bir tiyatro yapma biçimine, yeni bir oyunculuk anlayışına, yeni bir oyun yazımına, yeni dramaturjilere, yeni hareket pratiklerine açıklık gerektirir. Kendi alanında “yeterince” ürettiğini ve belirli bir kitleye ulaştığını savunan ve bunun içerisinden çıkmanın gereksizliğine kendini inandıran bir düzene elbette karşılaştığı yeni yapılanma biçimi ürkütücü gelir.
NOUS’un kurulma sürecinde de bu kırılganlıklar yoğun biçimde hissedildi. Kimi zaman mekânın sürdürülebilirliği sorgulandı, kimi zaman üretim için kaynak bulmak zorlaştı, kimi zaman ise duygusal emeğin görünmezliği yoran bir hâl aldı. Ancak tam da bu noktada “birlikte kalma” fikri yeniden devreye girdi: Topluluğun mikro bakım pratikleri, kolektif dayanışma, karşılıklı destek heybesi ve ortak sorumluluk anlayışı mekânı ayakta tutuyor. Her defasında sabırla inandığım ve yıllarca emek verdiğim pratikleri, önce ekibe sonra katılımcılara anlatıyorum. Burada yaptığımız şeyi salt bir kategoriye indirgemeden ele almamız gerekliliğini ve aslında yarattığımız şeyin bir çeşit yaşam pratiği olduğu fikrinin altını çiziyorum. NOUS’ta denemek, paylaşmak, anlatmak isteyen herkese bir yer var. Bu yeri açmak, korumak ve sürdürmek için kendi şiddetsiz, yargısız ve kapsayıcı alanımızı korumaya ihtiyacımız var. Her cinsiyete, her yaşa, her görüşe, her inanca, her dile yer açmak için çabalıyoruz. Bu hiç de kolay bir seçim olmadığı için, birlikte hareket etmeye daha çok ihtiyaç duyuyoruz. Bu sayede sorumluluğu birlikte taşımaya istekli bir topluluk oluşuyor.
Bir arada kalmak neyi mümkün kılar?
“Bireyin yaratıcılığı” fikrinin yanına “birlikte düşünme”, “birlikte dönüştürme” ve “birlikte var olma” hâllerini koyar. Her katılımcının, her öğrencinin, her ziyaretçinin dokunuşuyla yeniden tanımlanan bir yapıdır bu. Sürekli değişir, dönüşür ve gelişir. Sabit kalmaz. Hareketi kendine düstur edinir. Durmalar, duraklamalar ve duraklar bir demlenme sürecidir. Durmaksızın devinen, arayan, kaybolan ve yeniden inşa eden bir yapının peşindedir. Bu arayış, bell hooks’un “katılımcı pedagoji” yaklaşımında olduğu gibi, mekânı sadece bir aktarım alanı değil, herkesin varlığıyla sürece dahil olduğu, sınırların aşıldığı bir özgürleşme pratiği olarak konumlandırır.
Aynı zamanda politik bir eylemdir: Kendini saklamanın, “görsel personalar” yaratmanın, gerçeği sahtesinden ayırt etmenin mümkün olmadığı bir çağda, kırılganlığı, samimiyeti, hakikati, acıyı ve neşeyi görünür tutar. Sanatın her dönemde tüketilebilir gösteri olarak sunulduğu bir düzende sanatı yeniden bir yaşam pratiğine dönüştürmek; “yerel” denen şeyin sınırlarını genişletmek ve topluluğu yalnızca aynı çatı altında toplanmış bireyler değil, birbirine tanıklık eden bir varoluş ağı olarak kurmak…
Sonuçta inandığım, beni hâlâ umutla devam etmeye iten şey; bir sanat mekânı kurmanın ötesinde birlikte kalabildiğimiz sürece hayatta kalabildiğimiz. Sözümüz, üretimimiz ve varlığımız birbirine değdiği ölçüde anlamlı.
Vardığı yerden çok sürecin kendisine inanarak, yolda olmanın kıymetini bilerek, yeni ve yeniden yaratıcı düşünmenin, üretmenin, anlatmanın, paylaşmanın yöntemlerini geliştirerek, dayanışmayla sürdürülen bir deneyim alanı olarak gittiği yere kadar gidecek.
Sara Ahmed, Living a Feminist Life (Durham, NC: Duke University Press, 2017).
Sara Ahmed, Living a Feminist Life, 2017.
Lauren Berlant, Cruel Optimism (Durham, NC: Duke University Press, 2011).
Lauren Berlant, “Intimacy,” Intimacy (Chicago: University of Chicago Press, 2000), 1–14.
*Bu yazı, Dramatist’in “birlikte kalmak” temalı açık çağrısı kapsamında yayımlanmıştır. Metnin bütünü ya da bir bölümü, yazarın ve Dramatist’in izni olmaksızın çoğaltılamaz veya başka mecralarda yayımlanamaz.
Aslınur Sarıca kimdir?
Lisans eğitimini İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, Medya ve İletişim Sistemleri – Sahne Sanatları bölümlerinde çift anadal yaparak, yüksek lisans eğitimini ise Yıldız Teknik Üniversitesi, Müzik ve Sahne Sanatları bölümünde “Ecopoiesis ve Performans Pratikleri” başlıklı tez çalışmasıyla tamamlamıştır. Halen aktif olarak Akdeniz Üniversitesi, Sanat ve Tasarım programında doktorasına devam etmektedir. İstanbul Üniversitesi’nden aldığı Pedagojik Formasyon eğitimiyle oyunculuk ve dans alanında aktif olarak eğitmenlik yapmaya başlamıştır. Doğaçlama hareket, oyun, fiziksel anlatım, yaratıcı yazım, performans tasarımı ve yaratıcı süreç alanlarında uzmanlaşarak Expressive Arts Institute İstanbul’da Ruh Sağlığı ve Sosyal Değişim için Dışavurumcu Sanatlar Terapisi Programı’nı ve Uluslararası Travma Çalışmaları Sertifika Programı’nı tamamlamıştır. 2012 yılından itibaren disiplinlerarası çalışmayı merkeze aldığı sanat projeleri üretmekte, sanat odaklı araştırmalarına devam etmektedir. Kurucusu olduğu NOUS | Yaratıcılık Temelli Araştırma Alanı’nda birey ve gruplarla somatik doğaçlama, sanat terapisi ve performans araştırmaları üzerine çalışmalar yürütmektedir. Sanat Psikoterapileri Derneği asil üyesidir.




