Rekabet Ederek Birlikte Kalmak Ne Mümkün
“Kim, kimin için bu çarkı döndürüyor?” Halil Ünsal, tiyatroda rekabeti sorguluyor; işbirliği ve ortak üretim ihtimallerini tartışmaya açıyor.
Bu metinde, Dramatist Türkiye’nin “birlikte kalmak” başlıklı açık çağrısına tiyatro alanına dair bir rekabet (öz)eleştirisi ve bunun içinden kurulabilecek bazı çözüm ihtimallerini birlikte düşünerek katkı sunmak istiyorum.
Önce bugün içinde bulunduğumuz tiyatro ortamını kendimce tanımlayayım. Genellikle “sistem” ya da “düzen” olarak ifade ediliyor, ben çark demeyi tercih edeceğim. Çünkü düne ve bugüne baktığımda ne bir sistemin ne de bir düzenin varlığını göremiyor, hissedemiyorum. Öyle ya da böyle, tiyatro alanındaki üretim devam ediyor ve çark dönüyor, fakat o kadar az tiyatro ve tiyatrocu için dönüyor ki insan sormadan edemiyor: Kim, kimin için bu çarkı döndürüyor?
Bugün hangi alanda çalışırsak çalışalım, kişisel başarı ve rekabeti odağa almamız için nasıl teşvik edildiğimizi görürüz. Kolektiflikten uzak ve sınırlı sayıda koltuğun olduğu bir ortamda var olma mücadelesi veren insanlar olmamız körükleniyor. Tiyatro için de durum pek farklı değil. Birkaç kuruluşun yaptığı ödül törenleri, ödül töreninde olabilmek için girilen mücadeleler ve ağ kurma çabaları, ödülün (en azından adaylık) görünürlüğü getirdiği ve getireceği inancının sonucu. Böyle bir yaklaşımda oyunun konusu, toplumda ne gibi bir yankısı olacağı, kaç bağımsız (freelancer) tiyatrocunun bu oyundan maddi-manevi desteklenebileceği, oyunun paydaşlarının hangi kriterlere göre seçileceği ya da sosyo-ekonomik çeşitliliğe ne kadar alan açabildiği gibi şeyleri tartışmak geri plana düşebiliyor ve onun yerine “nasıl ödül alırız”ın formülleri araştırılıyor. “Rakip” tiyatroların nasıl önüne geçileceğinin ve bu küçücük pastadan bir dilim nasıl alınabileceğinin hesapları yapılıyor. Ödüller, adaylıklar olmasın gibi bir sonuç çıksın istemem. Onurlanmak ve onurlandırılmak güzel bir şey, fakat hedef olarak konulan “ödül” çarkın nasıl döneceğini belirlediğinde rekabet işbirliğini öldürüyor. Ne tiyatrolar ne de oyunlarda yer alan paydaşlar birbirlerini rakip görmelidirler. Rekabet ancak bireysel sporcular için bir fişekleyici olabilir, sanatçılar için değil.
Ana akım olsun ya da olmasın, hemen hemen her ödeneksiz tiyatro, belli başlı kalıplar ve formüllerle iş üretmek zorunda hissettiriliyor. “İş üretme” ifadesini kullanma sebebim, belirttiğim üzere, o formülün başkaca tiyatrolar tarafından hemen hemen aynı biçimde kullanılmak zorunda hissedilmesi ve ne yazık ki işe yaradığı sanıldığı için aynı hatada devam edilmesi. İşe yaradığı düşünülmese bile başka bir yöntemin denenme riski maddi olarak mümkün görülmüyor. Birçoğumuz formülün ünlü (bilinen) oyuncular, dikeni batmayacak metinler ve gösterişli bir dekor-kostüm-ışık üçlüsü olduğunu deneyimledik ve/veya gözlemledik. Kendi içinde bir ekip işi olan tiyatroyu daha bireyselleştirici bir formül bulunamazdı ya da daha bulunamadı. Belirtmekte fayda var: Bu tespit yapılmak zorunda ve niyet suçlamak değil, hep birlikte almamız gereken sorumluluğun farkında olmak.
Şimdi bir anlığına bugüne kadar gerçekleştiremediğiniz fakat en çok gerçekleştirmek istediğiniz oyunu düşünün.
Durun, devamını okumadan önce sakin olun ve doğrudan bütçeyi düşünmeyin.
Şimdi sadece oyunu düşünün. Rolleri ve o rolleri oynamasını hayal ettiğiniz oyuncuları düşünün. Bunun için de belirli bir kalıp düşünüyorsunuz ister istemez, değil mi? Belli hocalar ve/veya okullardan yeni mezun bir oyuncuyu mutlaka alıyorsunuz. Bir kontenjanı duayen ya da birkaç yıl içinde duayen denecek bir kişiye yazıyorsunuz, geri kalan rol sayısına göre de fenomen vb. kişilere bölüştürüyorsunuz. Ana akıma ya da dijital platformlara dizi/film yapan yapımcılardan farkınız kalmıyor yani. İşte maalesef tam da bu noktada, sözde tutan bir formülün dışında bir şey düşünemez hâldeyiz.
Çarkı döndüren şeyin aslında çarkı tıkadığını kabul etme zamanı geldi. Benzer oyunlar aynı ödülleri almak için oturmamış bir sistemin doğal adayları hâline geliyor. Oyun yazarları, oyuncular, yapımcılar, ışık tasarımcıları... Birkaç kategoriye sıkışıp kalmış ve üretimlerini adaylık/ödül alma motivasyonuna sıkıştırmak zorunda kalmış tiyatrocular. Ne için? Bir sonraki “projeyi” gerçekleştirebilmek için. İşin doğası birden “işin” doğası hâline geliyor ve “ne için tiyatro yapıyoruz” sorusu asılı kalıyor. Zaten bütün odak billboarda oynamak olunca yapılan işin niteliğini de kimse sorgulamaz hâle geliyor. “Billboard bir tane, ya orada olacaksın ya da yok olacaksın” anlayışında, iş birliği yapıp birlikte kalmak mümkün olmuyor.
“Tiyatrolar, salonlar nasıl ayakta kalacak?” sorusunun bu çark yüzünden artık tek bir cevabı olduğu kabulü yaygın olmalı ki herkes hemen hemen aynı yolu deniyor: “ayakta kalanın” kabul ettiği yöntemi sistemin direttiğini söylemesi ve “düzen bu” kabulü. Bir sponsor yatırım yapmak için bir oyun, bir yapım, bir prodüksiyon seçer. Tiyatroya ayıracak parası o kadardır. Ödeneksiz tiyatroların “sponsorlar ve Kültür Bakanlığı tiyatrolara daha fazla bütçe ayırsın” talebini haklı buluyorum, fakat sadece haklı bularak hayatımıza devam ediyoruz ve ortada çözümsüz bırakılmış bir sorun kalıyor. Oysa nasıl, bir ekonomik sistemin, yani kapitalizmin, bugün dayattığı neoliberal ekonomi tek çare değil ve alternatifi varsa bu çarkın dönmesinin de tek yolu ödül ve adaylıklardan geçen yolda topladığımız seyirci ve sponsorluk anlaşmaları değil. Dayatılan rekabeti reddedip tiyatrolar arası iş birliklerini çoğaltmak da bir yöntem olabilir.
Birlikte kalmak için çok daha fazla birlikte üretmek zorunda olunduğunu düşünüyorum. “Birlikte kalmak” için daha fazla üretmekten değil, daha fazla “birlikte üretmekten” söz ediyorum. X Tiyatrosu ve Y Tiyatrosu ortak yapımlarının ve hatta plana göre X, Y ve Z Tiyatrolarının ortak yapımlarının çoğalması ekonomik anlamda tiyatroların güç birliğini nasıl artırabilir ve seyirci anlamında çapraz ağlar kurulmasına nasıl zemin hazırlanabilir diye düşünmek de mümkün. Bu sayede düşük bütçeli tiyatroların aralarındaki iş birliklerinden başlayarak ve ölçeği genişleterek hayal edilen nitelikteki oyunların sahnelenmesi imkânsız ya da çok zor olmaktan çıkacaktır. Sezonu projelere bölmek yardımcı olabilir. Bir ortak proje hedefiniz olduğunu düşünün; her sene sadece bir tane ortak proje üretme hedefiniz olsun.
Düşük-orta-yüksek ölçek fark etmeksizin sahnelenmek istenen oyun, o projede ortak iki tiyatronun ürünü olarak seyirci karşısına çıksın. Rekabet ve görünürlük için kovalanan “network” yerine, tiyatronun diğer işlevleriyle ilişkili organik ağlar kurmak hem daha kalıcı olabilir hem de tiyatronun toplumla olan ilişkisini güçlendirebilir. “Tiyatroların iş birliği” derken kastettiğim çerçeveyi netleştirmek isterim: X ve Y tiyatrolarından kastım iki ödenekli ya da iki yüksek bütçeli tiyatro değil. Bu tiyatroların aksine, düşük ya da orta bütçeli tiyatroların ödenekli tiyatrolar ile ortak projeler aracılığıyla desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu tarz ortak projelerin ödeneksiz tiyatroların gişe-bütçe kaygısını azaltacağını; ödenekli tiyatroların da hem farklı seyirci profili hem de kendi alışık oldukları ritimden farklı bir prova ve gösterim süreci geçirerek süreçten beslenebileceğini düşünüyorum.
Tiyatrolar kendi aralarındaki ağı güçlendirirken bir yandan da en temel kazançları olan bilet gelirini artırmak için komünitelerini tekrar gözden geçirebilir. Belirli bir seyirci grubuna hitap etmektense “X Tiyatrosu’nun şöyle bir komünitesi var” fikri bana birlikte kalmak için daha sürdürülebilir bir fikir gibi geliyor. Komünite birlik demektir. Bulunduğunuz çevrede yaşayan ve bilet satabildiğiniz insanlar hariç, kim varsa tiyatroya “davet edilmemiş” hissediyor demek olabilir. Komüniteler paydaşlık üzerinden genişletilmediği sürece bir avuç insanın tiyatroya her yıl ne kadar bütçe ayırabileceği hesaplanıyor. Çok basit bir hesapla, her yıl ayrılan bütçenin giderek daha da azaldığı aşikâr. “Seyirci gelmiyor” ya da “belli bir kesim sadece tiyatroya geliyor” gibi savların “Türkiye’de sol iktidara gelemez” savından bir farkı olduğunu düşünmüyorum. Bu tarz savlar bizim doğru bilinen yanlışlarla mücadelemizi engelliyor. Bunun yerine canlı tutmamız gereken sorulara odaklanmak gerek: Seyirci ile ilişkimizdeki hangi noktaları yeniden düşünmeliyiz? Tiyatroyu her kesim için nasıl daha erişilebilir ve insanlar için nasıl davetkâr kılacağız?
Bu noktada Jim Volz’un How To Run a Theatre kitabını Türkiye’deki dinamiklerle tartışabiliriz: Birçok tiyatronun yaptığı gibi, Glasgow’da bulunan The Citizens Theatre’ın 1970’lerin ortasından bugüne devam ettirdiği 50p (50 pence) bilet kampanyasını komüniteyi genişletme açısından örnek olarak verebilirim. İnsanları tiyatro binasına girmeye teşvik etmek, davet etmek sadece oyun gününde ve saatinde olan bir şey olmamalı. Farklı yaş ve sosyoekonomik gruplarla tiyatroda neler yapılabileceğinin araştırılması, birlikte kalmak için elzem noktalardan biri diye düşünüyorum. O binanın dışarıdan görüldüğü gibi soğuk bir yapı olmadığını, kapısının açık olduğunu ve girdikten sonra insanı nasıl duygulara boğduğunu yaşatmak gerekiyor.
Bir diğer rekabete kurban giden ve fakat başka türde geliştirilmesi gereken ağ ise freelancer olarak tabir edilen; yani proje, oyun bazlı çalışan bağımsız tiyatro emekçileri ile olan ağ… Bir oyunda yer almak ile hiçbir oyunda yer almamak arasındaki uçurum, bağımsız tiyatro emekçilerinin başat problemlerinden biri. Bir diğeri ise “tek bir oyunda yer alacağım ve geleceğim ödüle/adaylığa bağlı” anksiyetesi… Tiyatroların bütçe darlığına bağlı olarak daha önce çalıştığı/bildiği insanlarla çalışması anlaşılır ama bu tercih çemberin genişlemesine engel olarak bir fırsat eşitsizliği de yaratmış oluyor.
Bağımsız/oyun bazlı çalışan tiyatrocular ve tiyatrolar arasında proje bazlı ağ kurabilmek için Mandy platformunu örnek gösterebilirim. 1996 yılından beri aktif olan Mandy platformu sadece tiyatro değil, dizi ve film, seslendirme, dans gibi disiplinlerle ilgilenen profesyoneller ve yapımcılar arasında bir köprü olarak çalışıyor. Tıpkı LinkedIn gibi (ki LinkedIn’in 2002 yılında, yani Mandy’den sonra kurulduğunu belirteyim) bir profil oluşturup bir projenin bir görevine talip olabiliyorsunuz ya da bir yapımcıysanız üyelerden kendinize uygun olan sanatçılarla görüşmek için iletişime geçebiliyorsunuz. Eminim başka platformlar bilen ve kullananlar da vardır. Türkiye’deki bağımsız sanat emekçileri için bu tarz girişimlerin bağ kurma ve daha kalabalık bir komünite olarak birlikte kalma şansımızı artıracağını düşünüyorum.
Sonuç olarak, çarkın dayattığı rekabetin ölçeği ne olursa olsun sadece sermayenin desteklediği bir tiyatro ve tiyatro üretim biçimine yol açtığı şüphesiz. Seyircisi belirlenen ortalama bilet fiyatları nedeniyle üst-orta sınıf olan tiyatrolar, beğeni ve beklentileri de bu sınıfa göre belirliyor ve tabiri caizse sınıf atlamak için benzer yol ve yöntemlerle iş üretiyorlar. Belirli sponsor ve seyirciye ulaşabilirsek tiyatromuz yaşar, ulaşamazsak ölür gibi bir bakış açısı hâkim. Günü kurtarmaktan başka bir işe yaramayan bu bakış açısının yerine alternatif olarak üretici ve seyirciyi olabildiğince komüniteye dâhil etmek, toplumun farklı kesimlerine de kulak vermek ve ses olmak gerekiyor. Edinburgh Fringe (fringe1, yani ana akım olmayan) bu ihtiyaç doğrultusunda doğdu. Dünyanın bir avuç tiyatro ve ona bilet alabilen bir avuç seyirciden ibaret olmadığını kanıtlamak için başkaldırdı ve başarılı oldu. Bugün İstanbul dâhil üç yüz fringe festival var ve birçok yeni ekip kendini bu şekilde tanıtıyor, tanıtabiliyor. 2026 Edinburgh Uluslararası Festival’de gösterilecek ve Wagner Moura’nın başrolünde olacağı “Bir Halk Düşmanı” prodüksiyonunu Edinburgh Uluslararası Festivali, Festival d’Avignon ve Holland Festival ortak gerçekleştirecek. Bu da artık çarkın yüksek bilet fiyatları ve sadece o fiyatlara bilet alabilecek seyirci ile döndürülemediğinin net bir örneği. Bu ölçekteki festivaller, ödenekli tiyatroların işbirliğiyle projeler üretirken görece daha düşük ölçekli tiyatroların birbirleriyle işbirliğini artırması, bağımsız tiyatrocularla daha fazla iç içe olması ve katılımcı/seyirci formülünü geliştirmesi gerekiyor.
Fringe, kelime anlamıyla “kenar / sınır / çevre” demek. Kültür-sanat bağlamında ise, merkezdeki ana akım kurumların dışında kalan, daha bağımsız, deneysel, düşük bütçeli ve erişimi açık üretim alanlarını ifade ediyor.
Yazar Notu: Rekabet konusunu, spor alanında yazdığı yazılar ve yaptığı yayınlarda tartışarak bu konuyu kendi alanımda düşünmeme yol açan Cem Dizdar’a, bir okuru ve izleyicisi olarak, teşekkürü borç bilirim.
Halil Ünsal Kimdir?
Halil Ünsal (1988, Denizli) 2013 yılında Maltepe Üniversitesi’ndeki mimarlık eğitimini tamamladıktan sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Dramatik Yazarlık ve Dramaturji Anasanat Dalı’na kabul edildi ve 2017 yılında ‘Bölüm Birincisi’ olarak tamamladı. 2019 yılında Glasgow Üniversitesi College of Art Playwriting and Dramaturgy MLitt yüksek lisans programını tamamladı. 2020 yılı Nilüfer Belediyesi ve Mitos Boyut Sahne Eseri Yazma Yarışması’nda ‘Sait’ isimli oyunuyla Değerlendirmeye Kalan Oyun Listesi’nde yer aldı. 2022 yılında, ‘Reddimiras’ oyunu Gökhan Erarslan tarafından Gestus Tiyatro bünyesinde sahnelendi. 2022 yılında, Yeni Tiyatro Dergisi tarafından düzenlenen tiyatro ödüllerinin Anadolu kategorisinde “Yılın Dramaturgu” ödülünü (‘Bir Felaket Kutlaması: Tavşan Tavşanoğlu’) aldı. Kuruluş yılı olan 2021 yılından beri İzmir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları çatısı altında dramaturg olarak görev almaktadır.



