Orada Bir Seyirci Var!
İlker Çalışkan, tiyatroda “seyirci problemi” diye adlandırılan meselenin aslında seyirciyle kurulamayan ilişki biçimlerinde düğümlendiğini tartışıyor.
Dikkat dikkat!
Okumakta olduğunuz şey alabildiğine banal bir metindir.
İçinde yeni hiçbir şey yok. Ya da “meçhul” diyelim. Size söyleyebileceği her şey malumunuz. Fakat unutmamakta fayda var: “Bilmek” öğrenme sürecinin yalnızca bir parçası, finiş çizgisi değil. Aşikâr görünene tekrar ve tekrar çocuk bakışlarıyla yaklaşmak, öğrenmenin nasıl da nefes almak gibi olduğunu hatırlatıyor. Peki tiyatro, adına “bu topraklar” dediğimiz yerde ve “...’ya en çok ihtiyacımız olan günler” diye tarif ettiğimiz bir zaman diliminde nasıl soluk alıp veriyor?
Burada kendi kendime sorduğum şeyleri size de sormak istedim. Tabii herkes hoş geldi ama peşrevi uzun tuttuğumdan dikkatten kaçmış olabilir; bu yazı tiyatro hakkında olacak. Hoş, Dramatist muhtemelen daha çok tiyatroyla ilgilenenlerin takibinde ama nolur nolmaz ben söylemiş olayım. Çünkü düşünsenize, maazallah, aramızda tiyatrocu olmayan birileri olduğunu… O kişilerin sade “seyirci” olma ihtimalini hayal edebiliyor musunuz?
Sizi bilmem ama ben, derdini dinlemekten bir süredir kaçtığım, en sevdiği yemeği bile unuttuğum bir uzak dostu görmüş gibi olurum. Mahcubiyet içimi kemirir, kendinden memnun görüntüm dağılır. Tiyatromuzun hâli de biraz böyle. Seyircisinin gözlerinin içine bakarak muhabbet etmekte zorlanıyor. “Tiyatromuz” diyorum ama bir bütün olarak tarif edebileceğimiz bir “tiyatromuz” var mı acaba?
Türkiye ahalisi, Batılı tiyatro formuyla Osmanlı’daki Batılılaşma girişimine koşut olarak Tanzimat Dönemi’nde tanıştı. O dönemden beri de bir “seyirci problemi” yaşar. Tiyatromuz (?) kendi seyircisini bir türlü oluşturamaz. Her şeyden önce, olguları “problem” kipinde çekme refleksi, yani “seyirci problemi” anlatısının kendisi sorgulanmalı. Çünkü çoğu zaman, seyirciye yöneltilen sitemin arkasında, kendi kültürel bağlamını hep bir eksiklik ya da kıyas üzerinden okuyan daha köklü bir bakış gizleniyor. Ardından, Batılı tiyatro formuyla buluşma miladının Müslüman çoğunluk perspektifine göre atıldığını hatırlamak lazım. Elbette bu hikâyenin İstanbul’da geçtiğini söylemeye lüzum bile yok. Yaklaşık iki yüz yıldır her “tiyatromuz” dendiğinde işitilen çoğunlukla İstanbul’un yankısı değil mi? Tiyatro oldum olası kentli bir sanat oldu, kabul ama zihinlerin İstanbul etrafında kalınlaştırdığı kent surlarına da dikkat etmeli. Bir de “seyir kültürü” dolayısıyla zamanla oluşan “seyir alışkanlığı” diye bir şey var. Örneğin o “tiyatromuz,” Anadolu’ya “götürüldüğü” bir turnede de hâlâ seyircinin tiyatrosu mu? Veya evvelallah Türkçe icra edilen “tiyatromuz” bir Kürt seyircinin ne ölçüde tiyatrosu?
Gelgelelim, aklımın almadığı esas şey bir “seyirci problemi”nden bahsedilmesi. Burada kastedilen Batılı tiyatro formuyla Türkiye seyircisi arasında kurulamayan organik bağ. (İzniniz olursa bundan sonra “Batılı tiyatro formu” yerine yalnızca “tiyatro” diyeceğim. Tanzimat’tan bu yana başka formları “tiyatro” olarak görmeyen kimi aydınlarımızı -klavye sayesinde de olsa- artık daha iyi anlıyorum. Tek tek yazmak çok yorucu!) Bu sorun doğrudan veya şimdilerde olduğu gibi örtülü bir biçimde sık sık seyirciye havale edilir: Bir zamanlar“seyirci anlamıyor”du mesele, bugünlerde “seyirci gelmiyor”. Tiyatroların hakikaten bir “seyirci problemi” olabilir ama bu, örneğin futbol stadyumlarını veya konser salonlarını dolduran seyircinin de problemi mi gerçekten? İnsan pekâlâ kendisinin de seyirci olabileceğini hatırlayınca daha iyi anlıyor ve soruyor: Kimdir bu seyirci? Ne yer, ne içer? Nelerden bıkmıştır? Ne ister?
İster bir karşılaşma ister yan yana gelme olarak değerlendirelim tiyatro, varlığını insanların bir araya gelmesine borçlu. Artık illa fiziken gerçekleşmesi gerekmediğini kabul ettiğimiz bu birliktelik aslında çoğu sanatın ortak paydası, ama tiyatroyu, mesela müzik sanatının adeta damarlara karışan etkisiyle kıyaslamak da haksızlık olur. Yine de ilham verici olması bakımından müziğin yapabildiği ve yapmamayı tercih ettiği şeyleri hep aklımın bir tarafında tutarım. Diyelim bir melodi dinleyicisini yitirmiş yahut dilden dile giderek daha az hevesle aktarılıyor olsun. Ne olur? Bu örnekte bir “dinleyici sorunu”ndan bahsetmek mümkün mü? Burada düpedüz müziğin bir sorunundan, hatta olgunun adını koymayı bile boşa çıkaran bir yokluktan söz edilebilir ancak. O ezginin, belki o müzik janrının yok oluşundan… Ne zaman seyirci sorunu dillendiriliyorsa o zaman aslında bir yitişten de konu açılmıyor mudur? Zira sorumluluğu seyirciye yıkmayan etik bir tutumda bile “tiyatronun kendi seyircisini oluşturamadığından” dem vurmak bir hayli beyhude değil mi? Seyircisini oluşturamayan tiyatrodan geriye ne kalır ki? O kalan şeye dolu dolu “tiyatro” diyebilir miyiz?
Takıldığım şey ifade etme biçimleri değil. Başka kelimelerle de olsa, İstanbul tiyatrosunun kronik ve hayati açmazını tespit etmekte ortaklaşabiliriz. Kuşkusuz, İstanbul’daki birçok tiyatronun iki yakasını bir araya getirememesinde devlet kaynaklı bir dolu neden var: Kamusal niteliği görülmeyen tiyatrolar özel işletme gibi vergilendiriliyor, ağır ekonomik koşullar ile dev şirketlerin hırsızlıklarını gizleyen sanatsever pozlar arasında eziliyor, anayasanın açık hükmüne karşın yeterli ölçüde desteklenmiyor, sansür baskısını sürekli üzerlerinde hissediyor ve toplumsal kutuplaşma arasında sıkışıyorlar. Bunlar hiç yenilir yutulur cinsten dertler değil. Değil ama Tanzimat’tan bu yana dile kolay, iki yüz yıl geçti. Peki Beckett’te dahi en temelde bir iletişim formu olan tiyatro, o günden bugüne seyircisiyle nasıl bağlar örgütledi? Şimdiye dek İstanbul’da dilini nasıl kurdu? Tiyatro salonlarının dili olsa da konuşsa… Pardon, tiyatro salonları yaşasın da konuşmasalar da olur. Belki de onları yaşatan icracılar ile seyirciler arasında gelişen muhabbetin ta kendisidir. Tiyatro yapma hâlimizi çoğu zaman “delilik” veya “inat” olarak tarif ediyoruz ya, acaba seyirciyle aramızdaki bağları karşılıklı olarak başka türlü örsek böyle “çılgınlıklar” zorunluluktan ziyade kişinin yoğurt yiyişi olarak kalabilir miydi? Bu yıkımlar memleketinde seyircisi ile tiyatrosuna “anca beraber, kanca beraber” dedirtecek bir birliktelik tesis edilebilir miydi? Ben mi çok buralıyım, melankoliğim yoksa sizin de gözleriniz yaşardı mı?
Buralılığın bir diğer, tuhaf yüzü her an ortaya çıkma potansiyeli olan ümitvar ruh hâli sanırım. Yukarıda saydıklarımın değişebileceğine inanıyorum. Bunun için yalnızca duygusal olmayan açıklamalarım da var. 2023 yılında, Berlin’de Erasmus yaparken şehrin tiyatro hayatına yakından bakmayı denemiş ve genç seyirci oranının azlığını fark etmiştim. ABD’deki ve Avrupa’daki verilere bakarak Semih Fırıncıoğlu da Batı’da tiyatroya yönelik ilginin önemli ölçüde zayıfladığından bahsetmişti.1 Oysa ikimiz de hemfikiriz: Türkiye’de özellikle genç seyircinin tiyatroya teveccühü gözle görülebiliyor. Ayrıca hâlihazırda seyircisiyle ilişkisi güçlü birçok tiyatro da mevcut. Geçmişte, bilhassa 60’larda ve 70’lerde çoğu tiyatro böyle ilişkiler geliştirme gayretine sahipti. Tiyatro canlılığını toplumun dinamik ve örgütlü yapısının bir parçası olan tiyatroculardan, onların seyirciyle birlikte üretme girişimlerinden alıyordu. Benzer örnekleri çoğaltmak mümkün ama bunlar şimdiye dek hep tatlı birer dönem rüzgârı olarak kaldı. O hâlde tiyatro iklimimizi mevsimlik esintilerden kurtarabilmek için ne yapmalı? Bu sanata yaklaşımımıza yeniden bakalım mı?
Neden tiyatro? Neden şimdi ve burada? Her birimizin muhtelif ve birbirinden güzel cevapları olabilir fakat bu iş birlikte yapılıyor. Seyredecek en az bir kişiyle… Dolayısıyla bu soruları seyirciyle birlikte sormamız icap etmez mi? Tiyatro sevgisi iyi bir motivasyon olabilir ama bundan seyircinin haberi var mı? Zira sevgi karşılıklı bir emek ister. Sahi kim bu seyirci? Neyi seviyor? Nasıl bir geçmişi paylaşıyor? Nasıl bir gelecek tasarlıyor? Buraya nasıl geldi? Nelere ilgi duyuyor, nelerden uzak duruyor? Nasıl bakıyor, düşünüyor, hissediyor? Tüm kimlikler için geçerli olduğu gibi, seyirci de homojen bir kitle değil. Siz biz gibi hem farklı hem de birbirine benzer. Ne soyut bir tasarım ne de anket verilerinden ibaret. Tiyatro dışında bir hayatları var, örneğin. Biz sadece hepi topu bir iki saat geçirmek için bir araya geliyoruz. Ağzımızdan çıkanı dört gözle beklemeyebilir, sıkılabilir veya ruhen buraya hiç gelmemiş olabilir.
Seyirciyi önemsemek, onun tüm isteklerini karşılamakla karıştırılıp sık sık küçümsenir. Sanatı piyasalaştırmak, onun değerini azaltmak ve sanatsal yaratıcılığı yok etmek olarak görülür. Seyirciyle kurulabilecek potansiyel temaslar ürkütücü geldiğinden olacak onların üstü örtülür. Kimi zaman ise İstanbul’daki pek çok tiyatroda rastlayabileceğimiz gibi, seyirciye doğrudan anlatılarak icra edilen performans bile o kadar tek taraflı tasarlanır ki, gözlere ne kadar bakılırsa bakılsın nafiledir. Her hâlükârda mevzu beklentileri doyurmak değil, eksikliği duyulan bağlardır. Bunun için bakışını talep ettiği seyircisini gözetmeyi de bilmek, onu duymaya ve tanımaya açık olmak gerekir. Hemzeminde bir araya gelmenin yolları, daha bir tohumken başlayıp tasarım ve icrasına uzanan süreçte emek emek var ettiğimiz oyunumuzun harcını hep seyircimizle birlikte karmaktan geçer.
“Seyircisini tanımak” derken sosyolojik bir mesafeden bahsetmiyorum. Zaman zaman hem sosyoloji hem de mesafe gerekli olabilir, ama bu yazıda daha doğrudan bir iletişimden söz ediyorum: sokakları, parkları, pazarları ve AVM’leri paylaştığımız insanlarla tiyatro dışında da bir araya gelmek mesela. Birbirimizin yanından geçip gitmeden önce yan yana durmak veya pek uğramadığımız yerlere de yol almak… Zaten yapageldiğimiz şeylerden keramet çıkarmak değil, derdim. Ama ezberden sıyrılıp öğrenmeye gönül indirmek gibi, gelişigüzel kalabalıklardan temas kurulan birliktelikler oluşturmak da gayret ister. Nasıl ki icracısı ya da alımlayıcısı olduğumuz sanat hayatı yaşayışımızı etkiliyor -belki de onu değiştirebiliyorsa- bunu, o hayatı bizzat yaşarken, orada ilişkiler kurarken de yapabilmeyi kastediyorum. Yalnızca bir sanat eserinin karşısındayken değil. Sanırım “sanat eseri” değil de “sanat olayı” tartışmaları yapılırken, sanat bir deneyim olarak tasarlanırken aranan bu yalın, teklifsiz ilişkilenmelerdi. Brecht’in “yaşama sanatı” dediği, politik tiyatroyu “politik” yapan dünyayı değiştirme iradesi; tam da böyle bir doğrudanlıktan, içinde yaşadığımız polisi birlikte kurmaktan kaynaklanıyor olabilir mi? Dört duvarının tekini değil, dördünü de sokaklara açan, yüzü sadece oyun günü değil, her daim seyircisine dönük bir tiyatro bu buluşma mekânlarından biri niçin olmasın?
Tiyatronun söz konusu ev sahipliğine ilişkin kendi deneyimimden bir örnek paylaşmak istiyorum, tıpkı kendime sorduğum soruları size yönelttiğim gibi… Ama dediğim gibi, yalnızca örnek, sihirli bir değnek değil.
ACT Project isimli tiyatro ekibinin bir parçasıyım ve gençleri odağına alan tiyatral işler üretiyoruz. İsveç’teki köklü çocuk ve gençlik tiyatrolarından Unga Klara’dan aldığımız uzun soluklu bir eğitimden sonra bu kolektifi oluşturduk. Eğitim boyunca odağımız çocukların ve gençlerin perspektifleriyle tanışmak ve bu açıdan üretimler yapmaktı. Bunun için kullandığımız ana yöntemlerden biri “referans grup” çalışmasıydı ve bu hâlâ üretimlerimizin omurgasını oluşturuyor. Özünde, çocukların ve gençlerin perspektiflerinin anlaşılabilmesi için doğrudan onlarla konuşmayı öneriyor. Kendi bakış açılarını kendilerinden daha iyi bilen kimse olmadığı için bu işin “uzman”larının onlar olduğunu kabul ediyor ve çalıştığınız oyun hakkında, dahası hayat hakkında sohbet ediyorsunuz. Çalışmak istediğiniz fikri anlatarak veya hazırladığınız bazı sahneleri göstererek çıktığınız yolda bir bakıyorsunuz, bilmediğiniz güzergâhlara sapmışsınız. İşin güzelliği de burada.
Aslında pek öyle akıl almaz bir yöntem gibi görünmüyor, değil mi? Hatta bir yöntem gibi bile gelmeyebilir, fakat “dinleme”yi hiç de hafife almamak lazım. Duymak ve görmek eşit bir yerden ilişki kurmayı gerektirir ki bu bir disiplindir; varsa, sahip olduğunuz ayrıcalıkların ve aranızdaki güç asimetrisinin farkında olup ilişkinizde bunları bertaraf etmeyi talep eder. Hemen hemen her şeyde olduğu gibi yapa yapa gelişen bir kastır ve onu kullandıkça artık onsuz bir şey üretmeyi aklınız almamaya başlar. Bir oyun henüz fikir aşamasındayken, prova sürecindeyken veya sahnelemeye başladıktan sonra söyleşilerde kullanabileceğiniz bu referans grup çalışmalarının nasıl gerçekleştirileceğine siz karar verebilirsiniz: Oyunla ilgili neleri merak ettiğinizden başlayıp bunları nasıl ve hangi sırayla soracağınızı düzenleyebilirsiniz. Katılımcıların da keyif almasına ve onlara etki edecek şeyler bırakabilmeye yönelik oyunlar, çalışmalar ekleyebilirsiniz. Deneyimleyeceğiniz anlar, alacağınız cevaplar oyununuz için şüphesiz çok besleyici olacaktır. Ama tiyatro bundan fazlası olsa gerek.
Bir oyuna odaklanarak başladığımız referans grup çalışmalarının en sevdiğim anları çoğunlukla bu odağın genişlediği, dağıldığı veya başka odaklarla birleştiği zamanlar olur. Ya da başlangıçtaki tanışmalar, oyunlar, sürprizler, yemek araları veya vedalar… Özellikle böyle anlarda gençlerin söylediklerini yakalayıp onları bir “malzeme” olarak görmekten uzaklaşırım. Bir araya gelmenin bizatihi üretmek olduğunu fark ederim. Daha doğrusu, bu birliktelik araçsallaşmaz. Aramızda geçen konuşmalar, sonrasında bir oyuna dönüşecekse dönüşebilir. Ama kurulan bağlar oyunlarla sınırlı değildir. İnsana daha büyük bir bütünün parçası olduğunu hissettirir. Bir araya gelme sanatı olan tiyatroya bizi çeken şeylerden biri de bu his değil midir?
Tiyatro sanatı ölmedi, çok şükür. Ama yaşıyor mu? Gerçekten soruyorum. Yaşıyorsa nasıl bir yaşam bu? Veya insanlar arasında hakiki bağlar gelişmesine imkân tanımadıkça bir 2500 yıl daha yaşasa ne olur? Biz? Biz tiyatrocular tiyatro yapsak nolur, yapmasak nolur? İçtenlikle merak ediyorum. Bize ne olur, seyirciye ne? Bir araya geliyorsak, aramızda bağlar geliştirmek için değil mi? Öyleyse, konuşmasına “Ben tiyatrodan pek de anlamam.” mahcubiyetiyle başlayan seyirci niye? Aslında bir tarafıyla burada pek rahat hissetmediğini söylemeye çalışmıyor mu? Hâlbuki tiyatro bir şeyleri anlamaktan çok anlamamayla da ilgili değil mi? Çalan telefonlar, düşen telefonlar, ışık saçan; flaş patlatan telefonlar peki? Şimdi ve burada telefonlar… Yalnızca dikkat süresinin tahribatıyla açıklanabilir mi? Misal sizin eliniz ne zamanlar telefona gider? Yeterince içinde hissetmediğiniz ortamlarda telefonunuz nerededir? Sizin ortamlarda boy veren festivaller ne getirir? İstanbul dışındaki yerlere İstanbul’dan tiyatro götüren festivaller, seyircilerine ne söylemek ister? “Orada bir köy var”ları yakın etme girişimlerine seyircinin ilgisi var mı? Festivallerin oradaki insanların nelere ilgi duyduğundan haberi var mı?
İstanbul’da ya da değil, tiyatrocular, kendi aralarında konuşan; beklenmedik yerlerde gülen seyircilerden sıkça yakınır. Bu, seyir esnasında dikkat dağıtabilir, doğru ama Tanzimat’tan beri çözemediğimiz bir “sorun”la kavgaya tutuşmak yerine onun nedenlerini kavramaya çalışmak ve ona uygun ya da onu dönüştüren estetik formlar, seyir düzenleri düşünmek daha iyi bir yol değil mi? Genelleme yapmıyorum; eminim pürdikkat izleyen birçok seyirci de vardır, fakat tiyatro niçin ille de çıt çıkarmadan izlenen bir şey olsun? Sahne ne zaman seyirci ile doğrudan bir etkileşime geçse, salona büyük bir canlılık yayıldığını görmüşsünüzdür. İşte aradığımız bu canlılık değil mi? Yoksa konuşup konuşmamak yalnızca bir örnek. O canlılık için seyircimizin kimlerden oluştuğunu, kimlere ulaşmak istediğimizi tartışmamız gerekmez mi? Böylelikle onları onaylamak için değil, onlar da dahil olabilsinler diye nasıl tiyatro formları kullanabileceğimizi araştırabiliriz çünkü bu oyun birlikte oynanıyor. Seyir zevklerinin arkasında yatan zihniyetler üzerine kafa yormadan verilen sanat terbiyelerini hiç anlamıyor, düşünce tembelliği olarak görüyorum. Hem seyirciye doğru sorduğumuz sorular esasen kendimiz ve sanatımız hakkında değil midir? Başlangıçta öyle çok uzaklaşmanın lüzumu olmayabilir, yüzümüzü ailelerimize veya yakınlarımıza çevirelim. Dünyaya ve sanata nasıl bakıyorlar? Soru sormaya, anlamaya onlarla başlayalım. Tiyatro ancak soru sorabileceğimiz boşlukları bırakırsak nefes alabilir. Birbirimizin gözlerinin içine bakalım.2 Haydi.
Semih Fırıncıoğlu yazısında tiyatronun canlılığına bu metindekinden farklı bir perspektifle yaklaşıyor. Tiyatro sanatı üzerine düşünmeksizin yalnızca seyirciye göre şekil alan ezber bir anlayışın, İstanbul’daki niceliksel artışı niteliksel bir dönüşüme uğratamayacağını söylüyor: https://t24.com.tr/haber/tiyatro-furyasi-uzerine,1144784
Gündüz Vassaf, bu videoda göz göze gelmenin sorumluluk taşıdığını hatırlatıyor:
Tiyatronun politik kimliği de buradan, seyir anı ve mekânını olduğu gibi polisi de paylaşan hemşehrilerin göz göze gelmesinden kaynaklanıyor olsa gerek.
İlker Çalışkan kimdir?
Suyu, güneşi, köpekleri ve başka şeyleri çok seviyorum. Kurmaca ve deneme yazmayı da... Umarım bu yaz, İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü'nde komedi üzerine yazdığım tezi tamamlayabileceğim.

