İyileşmek: Tiyatro Bize Ne Yapar?
Yaren Çiçek, tiyatronun kaotik ve güvensiz bir toplumsal düzende neden bir “iyileşme alanı” olarak deneyimlendiğini; güven, topluluk ve birlikte kalma ihtiyacı üzerinden düşünüyor.
Gündelik yaşantımız içinde tiyatro, rutinlere alışmış zihnimizde müthiş bir kırılım yaratır: hem gerçeğe benzemez (kurgusaldır) hem de gerçeğe (yaşantımıza) çok benzer. Bu kırılım, gündelik olandan kaçışı ifade edebileceği gibi onunla bir yüzleşmeye de dönüşebilir. Sebebi ya da sonucu ne olursa olsun (kaçış, kayboluş, yüzleşme ya da öğrenme) rastlantısallığa oldukça meyilli yaşantımız, bir tiyatro metninin1 kurgusallığından daha irrasyonel ve öngörülemez olduğu için tiyatroya çekiliriz belki de. Gündelik yaşantımıza -hepimizin bildiği politik iklim dolayısıyla- toplum olarak yaşadıklarımız da eklenince tiyatronun inandırıcı kurgusallığı ile düzenlenmiş yapısı, öngörülemeyen mantık dışı olaylarla belirlenmeye çalışılan yaşantımızdan daha çok aklımıza yatar. Mark Twain’in dediği gibi ‘’Gerçeğin olabilirlikleri gözetme zorunluluğu yoktur ama kurgunun vardır.’‘2 Bu nedenle gündelik yaşantımızı çevreleyen toplum ve ona bağlı tüm yapı müthiş derecede öngörülemez ve güvensizken çerçevesi belirlenmiş, mantıkla kurgulanmış tiyatronun peşinden gitmek duygusal olarak son derece güvenlidir ve güvende hissettirir.
Yaşamımızı devam ettirmemiz için gerekli olan güven duygusu ile ilgili tüm düşüncelerimiz nedense (!) hayatımız boyunca en önemli ilişkileri kurduğumuz ailemiz ve içinde yaşadığımız toplumla ilişkileniyor. Zihnimiz ilişki kurma ya da bağlanma üzerinden güveni tanımlıyor gibidir. TDK’ye göre güven ''Korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusu'' anlamına gelir. Bu tanımdan yola çıkarak ilişki kurmanın en temeline değil de (tüm insanları tanımaya başladığımız, ilk ilişkilendiğimiz kişi, annemiz) en geneline (toplum ile ilişkimiz) bakarsak hem güven konusunu hem de tiyatro ve toplum ilişkisini daha objektif bir yerden anlayabiliriz diye düşünüyorum. Toplum, bireylerin ilişkilerinden oluşur ve bu ilişki doğal ya da doğal olmayan yöntemlerle3 herhangi bir şekilde kesilirse bir toplumdan bahsetmek pek mümkün değildir. Sistematik ve öngörülebilir olması beklenen, bireyler arası güven temelli ilişkilerin kurulduğu ve bu ilişkilerin düzenlendiği bir toplumda ilişkiler düzensiz ve güvenin yok olduğu bir şekilde yapılanırsa ilişkilenme ihtiyacı kendini başka yerlerden kurmaya çalışır. ''Hayat anlaşılabilir, öngörülebilir değilse, bu halde olmamızın nedenleri açıklanamıyorsa, orada kalma ihtimalimiz zayıflamıştır ve bu bizi ta içeriden huzursuz eder.''4 Bu huzursuzluk durumlarında toplumun işlevini daha küçük topluluklar/gruplar üstlenir çünkü bize vaat edilen genel ilişkiler bütünü parçalanmış, duygudaşlık temelli topluma olan inancımız sarsılmıştır. Durumu biraz daha somutlaştırmak için Alman sosyolog Ferdinand Tönnies’in Gemeinschaft (topluluk/cemaat) ve Gesellschaft (toplum/cemiyet) kavramsallaştırmasından bahsetmek istiyorum. Bu kavramlardan bahsetme amacım Tönnies gibi Gemeinschaft’ı idealleştirmek ya da modern toplum eleştirisi yapmak değil, zaten bu kavramsallaştırmada fazlasıyla boşluklar da bulunuyor. Benim amacım tiyatro topluluğunun işlevsel olarak toplumu aşan ve yer yer topluma üstün geldiğini gözlemlediğim yönlerini anlamaya çalışarak bu toplulukta yer almanın toplumun kendisiyle/kendisinden olmaktan daha çok güven vermesi ve mutlu etmesi üzerine düşünmektir.
Tönnies’e göre iki çeşit toplum vardır: İlki, ilişkilerin yüz yüze düzenlendiği ve duygusal bağların baskın olduğu Gemeinschaft, ikincisi ise kurumsal ve sözleşmeye dayalı bir yapısı olan Gesellschaft’tır. Bu tanımla Gemeinschaft, premodern döneme ait bir toplum yapısı iken Gesellschaft, ulus-devletleşme ve kentleşme süreçlerinin bir sonucu olarak modern döneme ait bir yapı gibi zihnimizde şekillenir. Aslında mikro yapılar olarak Gemeinschaft, Gesellschaft içinde de varlık gösterebilir, birbirlerinin öncülü ya da ardılı gibi düşünmek sanırım kavramların açmazlarından biridir. En nihayetinde bu iki kavramı birbirlerine kurduklarını üstünlük ya da başka hiyerarşiler açısından değerlendirmeyerek kavramların tarihsel sürecini ve araştırma detayını meraklısına bırakarak konumuz bağlamında aralarındaki temel farkı özetlemeye geçiyorum: İnsanlar ‘’Gemeinschaft’ta onları ayıran her şeye rağmen bir arada kalırlar; Gesellschaft’ta onları bir araya getiren her şeye rağmen ayrı kalırlar.’‘5 Çünkü ilkinde duygusal birlik, ikincisinde zaruriyet vardır. Günümüzde ise Türkiye, cemaat ve cemiyet arasında bir yerlerde ama çoğunlukla biçimsel olarak Gesellschaft, işleyiş olarak ise Gemeinschaft özellikleri taşımaktadır. Toplum, cemiyet olmaktan çıkmadan cemaatleşme eğilimleri ile yeniden inşa edilmiştir. Bu karma toplum, ne cemaate ne de cemiyete ait standartlara sahip olduğu için bireyleri arasında belirsizlik ve huzursuzluk yaratırken aynı zamanda kendinden bir kopuşu da meydana getirir. Çünkü dışlanan ve/veya bu karma topluma ait hissetmeyen her birey, kendi cemaatini kurup kendi ilişkiselliğini oluşturmak ister. İnsan olduğumuz için ilişkiselliğe mecburuz ve dışlandığımız o toplumun yerine ihtiyaçlarımızı karşılayan bir şey koymak isteriz.
Bu noktada tiyatro bize tam istediğimiz şeyi veriyor: kaçış ya da yüzleşme ama en klişe ifadeyle iyileşme. Çünkü kurgulanmış deneyime düşkünüz. Aklımıza yatan odur, standardı olan odur. Kurgu karmaşık değildir ve düzenlenmiştir yani tam istediğimiz gibidir. Hayatta ihtimaller sonsuzdur, çünkü hayatın bir tasarımı yoktur.6 Tiyatronun ise belirli standartları vardır, çözmesi kolaydır. Tiyatro standartları doğrultusunda bizi kurallara boğar ve sessiz bir sözleşme imzalamaya zorlar. Ne düşündüğünü bilmediğimiz ve aynı koltuklarda yan yana oturduğumuz seyircilerle sözleşiriz: sessiz olacağım, öksürüğümü kontrol edeceğim, telefon ışığımla ya da ayağımı sallayarak sana rahatsızlık vermeyeceğim. Bu sessiz sözleşme ile dayanıştığımız topluluğa oyuncular da eklenir. Sahneye çıkmış bir oyuncunun oynamaması mümkün değil, çıktıysa oynayacak. Hem bunu hem de oyuncunun oynadığı kişi olmadığını biliyoruz hatta çoğu zaman oyunun sonunda ne olacağını bile biliyoruz ama yine de seyrediyoruz. Çünkü bazen şöyle bir kendimize gelmek ve nefes almak istiyoruz. Hatta başkalarının yanlışlarından öğrenmek istiyoruz, bir standardımız olsun istiyoruz. Hayat, gerçek yaşam, gerçeklik, ne derseniz artık, bizi olabilecek en kaotik haliyle çevreler. Ne zaman oraya baksak bir hengame, keşmekeş görürüz.7 Bilişsel yorgunluk, rutine sıkışmışlık, bir şeylerin değişeceğine dair kaybolan inanç, toplu taşıma dışında toplumla kurulan temas alanlarının azalması ve duygudaşlığın yok olması… Bu süreçlerin tamamına karşılık tiyatro, bizi hizaya sokar. Üstelik böyle bir amacı olmadan yapısı gereği bunu yapar. Öngörülebilir kurgulanmış içeriğin, biçim (an) olarak öngörülememesi tiyatronun çekiciliğine katman katar. Ne yaşadığını, ne düşündüğünü bilmediğimiz seyircilerle bir topluluk olduğumuzda eşsiz ve tekrar edilemez bir deneyim yaşarız. O anın büyüsü, katlanarak hayatımızı dönüştürür. Dayanışırız bir topluluk olarak, seçtiğimiz topluluğumuzla.
İşte tam da bu sebeplerden “Tiyatro iyileştirir.” cümlesinden tiyatronun bireysel ve toplumsal iyileşmeye alan tanımasını, yol göstermesini, ilham olmasını ve gerçeği (hayatı) değiştirme cüretini gündeme getirmesini anlıyorum. İhtiyacımız olan ilişkiselliği, bir arada kalmayı ve yan yana durmayı öğreterek bizi yeniden bir toplumun parçası yapan kendisine ve elbette bizi büyüleyen kurgusallığına sıkı sıkıya tutunarak hem kaçarız hem saklanırız hem ararız hem de görünür kılarız kendimizi. Bu yazıda Beliz Hoca’nın kitabından ve sosyoloji okumalarımdan çokça yararlanmış olsam da süreç içinde metni temellendiren düşüncelerimin yalnızca bunlarla sınırlı olmadığını fark ettim. Zihnim tiyatro sayesinde tanıdığım insanlardan birini hatırlattı. Yıllar önce bir temsilde tanıştığım, yaşamı boyunca başına türlü talihsizlikler gelen, eşini çok genç yaşta kaybeden ve çocuklarını tek başına büyüten orta yaşlı bir hanımefendinin önümüzdeki oyun tanıtım broşürlerini işaret ederek söylediğini hiç unutmadım: “Bunlar sayesinde hayata tutundum.”
Bu cümlenin hem o an bende bıraktığı etki hem de yıllar sonra hatırlamanın verdiği hisler bir yana dursun, tiyatroyu, tiyatro sayesinde tanıdığım insanları, tiyatrodan öğrendiklerimi, tüm bu toplum ve topluluk meselesini ve kurgusal metinleri neden bir iyileşme alanı olarak gördüğümün (ve insanların neden böyle ifade ettiğinin) karşılığını şu paragrafta buldum:
“Tiyatroyu neden sevip önemsediğimi artık iyi biliyorum. Çoğul bir sanat çünkü, kalabalıklarla yapılıyor, kalabalıklarla izleniyor. Tiyatroya benzerlerimizi bulmaya, onlarla yan yana olmaya gidiyoruz. Çünkü insan kendini, kendinde değil başkasında tanır. Bütün o “kendini aramak, kendini bulmak, kendine doğru...” diye diye insanın tekil benzersizliğine, eşsizliğine vurgu yapan sallantılı, sağlamasız bir “kendilik” referansı üzerine kurulu sloganların tersini söyler. Tekilliğimize değil çoğulluğumuza vurgu yapar tiyatro, bir başkasına ne denli benzediğimizi gösterir.”8
Daha önce belirttiğim gibi bu yazı için çıkış noktam “Tiyatroda olmak bize nasıl toplumun kendisiyle olmaktan daha çok güven verebilir? Mutlu edebilir?” gibi sorulara kendimce yanıt aramaktı. Yanıtımı buldum: Veriyor ve ediyor işte. O halde devam edelim iyileşmeye, hep birlikte…
Sadece bir tiyatro metnini değil, tüm kurgusal metinleri düşünerek burayı genişletebiliriz. Bu yazıda tiyatro ekseninde değerlendirme yapacak olmamın sebebi, yazıya da başlığını veren, artık klişeleşmiş bir argümandan kaynaklanmaktadır: ‘’Tiyatro iyileştiririr.’‘
Çok bilindik bu ifade Mark Twain’e atfediliyor ancak kaynağının belirsiz olduğuna dair de yaygın görüşler bulunmaktadır. En nihayetinde kamuoyunda Mark Twain üzerinden yapılan değerlendirmelerin çoğunlukta olduğunu gördüğümden ifadenin sahibini Mark Twain olarak belirttim.
İlişkileri düzenleyen toplumsal aygıtlar, bilinçli olarak bireyler arasındaki ilişkileri kesintiye uğratmayı amaçlayabilir.
Beliz Güçbilmez, Anne Ben Düştüm Mü? Kurmacalara Neden Muhtacız?, Kolektif Kitap, 2023, s.213.
Wagner, Leonie. Community - A Theoretical Apporach to A Big Issue, I.U.C. Journal of Social Work Theory and Practice, Çev. M. Kaan Erdoğan, Sosyal Bilimler. https://www.sosyalbilimler.org/cemaat-cemiyet-tonnies/
Beliz Güçbilmez, Anne Ben Düştüm Mü? Kurmacalara Neden Muhtacız?, Kolektif Kitap, 2023, s.147.
A.g.e. s.190.
A.g.e. s.240.
Kaynakça
Beliz Güçbilmez, Anne Ben Düştüm Mü? Kurmacalara Neden Muhtacız?, Kolektif Kitap, 2023
Leonie Wagner, Community - A Theoretical Apporach to A Big Issue, I.U.C. Journal of Social Work Theory and Practice, Çev. M. Kaan Erdoğan, https://www.sosyalbilimler.org/cemaat-cemiyet-tonnies/
Yaren Çiçek Kimdir?
1998’de İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji ile Sosyoloji bölümlerinde çift anadal yaptı. İçerik yazarı, içerik editörü, tiyatro ve film festivallerinde operasyon koordinatörü olarak çalıştı. Tiyatro üzerine yazıları, öyküleri, oyun ve film-dizi eleştirileri çeşitli platformlarda yayınlandı. Università Cattolica’da Arts Management üzerine yüksek lisans yapıyor.




