Biz Gerçekten Bir Aile Miyiz?
Sevil Yılmaz, alternatif tiyatrodaki gönüllülük deneyimini “aile” vaadi üzerinden okuyor. Aidiyetin cazibesiyle emeğin sınırlarının silindiği, iş yükünün normalleştiği bir düzeni tartışmaya açıyor.
Bir tiyatronun parçası olabilmek için ilk adım attığımda yirmili yaşlarımın başındaydım. Gençtim, heyecanlıydım, umutluydum ve tek isteğim tiyatro yapmaktı. O sıralar tiyatromuz da en az benim kadar heyecanlıydı. Çünkü her geçen gün gençleşiyordu. Özellikle 2010’lar itibarıyla İstanbul’da sayısız tiyatro grubu kurulmuş, kurulmaya devam ediyordu. Bu gruplar ana akım tiyatroya alternatif bakış açıları sunmayı hedefliyorlardı. Çağdaş metinler, farklı düşünceler, yeni sahneleme teknikleri derken, dinamik bakış açılarıyla her geçen gün büyümeye devam ettiler. Öyle ki birkaç yıl içerisinde “alternatif tiyatrolar” başlığı adı altında anılan bu gruplar ana akım tiyatronun yerine tercih edilir hâle gelmeye başlamıştı. Bu canlılık ve üretim coşkusu, dışarıdan bakıldığında güçlü ve özgür bir alan izlenimi yaratıyordu. Ve davetkârdı.
Bu buluşmanın yanında benim için bir önceki nesilden kalma bir düşünce (kapitalist düşünce mi demeliyim?) hâkimdi: Çok çalışırsak, çok emek verirsek istediğimizi başaracağımız düşüncesi. Benim kişisel düşünceme eşlik eden bir bakış açısı da o sıralarda akademik çevrelerde karşılaştığım usta-çırak ilişkisiydi. Benim karşılaştığım bu ilişki biçiminde, eğer tiyatro yapıyorsan, ustaların olmalıydı; sen de onların çırağı. Ustadan öğrenmeli, ustanın peşinden gitmeli, ustanın yöntemini sorgulamamalı, saygı duymalı -gerekirse azar işitmeli ama asla karşı çıkmamalı- ne öğrenebiliyorsan öğrenmeli, en nihayetinde bir gün -gelecekte bir gün- sen de usta olmalıydın. Yani gelenekten gelen düşünceyle akademiden gelen başka bir düşünce birleşmişti. Böylece bir işi yapıyor olmak, sonuçlarına çok da odaklanmadan, getirisine bakmadan, sadece kutsandığı için yapılması gereken, zaten yapısı itibarıyla olumlu sonuçlar doğuracağına inanılan bir düşünce hâline gelmişti. Birçok genç için de yol gösterici olmuştu. “Çok çalışırsan başarırsın.” Vadedilen buydu. Sonuç bazıları için hayal edildiği gibi olmadı.
Neden gönüllü oluruz? Çok sevdiğimiz için, çok istediğimiz için, öğrenmek için, deneyim kazanmak için, bir şeyin parçası olmak için. Bu liste daha da uzatılabilir. ILO gönüllülük için, “Gönüllü çalışma, gönüllü tarafından hane halkı veya ailesi dışındaki kişiler için mal üretmek veya hizmet sağlamak amacıyla gönüllü olarak ve ücret almadan gerçekleştirilen faaliyetleri ifade eder.” tanımını yapar ve gönüllüler için; “Gönüllü çalışma yapan kişiler, gönüllünün hane halkı veya ailesi dışındaki ekonomik birimler için mal üretmek veya hizmet sağlamak amacıyla, kısa süreli bir başlangıç dönemi boyunca herhangi bir gelir elde etmeksizin zorunlu olmayan faaliyetlerde bulunan çalışma çağındaki tüm kişiler olarak tanımlanır.” ifadesinde bulunur.1 Peki tiyatroda neden gönüllü olunur? Hem benzer hem farklı sebeplerden. Benim için ilk sebep sevgiydi. Tiyatroya duyulan sonsuz ve kayıtsız şartsız sevgi. Diğerleri için sebep neydi diye düşündüğümde şunlar geliyor aklıma: Çoğunlukla benzer bir sevgi duygusu; sonsuz ve sömürülmeye açık. Sonra öğrenme ihtiyacı, belki eğitimini aldığımız alana katkı, belki ucundan bucağından duyduğumuz sahneye dair bir şeyleri gerçekten öğrenme ihtiyacı. Oyuncu olabilmek. Deneyim kazanmak: staj alanı olarak görüp oynanacak oyunların bir parçası olabilmek. Tasarım alanında (dekor kostüm vs.) kendini geliştirebilmek. Görünür olmak, ünlü olmak, ki belki de aralarında en parıltılısı. Günümüz dünyasının sihirli vaadinin bir parçası olabilmek. Ama bence en önemlisi aidiyet duygusu. Bir topluluğun üyesi, alkışların ortağı olabilmek, romantikleştirilmiş parasızlığın etrafında birleşmiş özel bir grubun parçası olmak, dünyada bir yer edinebilmek isteğiyle bir şeylerin altına ismini yazdırabilmek, birlikte olmak ve bütün bunların sonucu olarak da bir “aile” olmak. Akla takılan soru ise her ailenin mutlu olup olmadığı.
Peki kimler gönüllü olur? Tiyatro öğrencileri. Yeni mezunlar. Özellikle de tiyatro bölümü mezunu olanlar. Mesleğinden uzak kalmamak için gönüllü olmaya mecbur hissedenler ya da gönüllü olarak var olabilmek dışında bir yöntem bulamayanlar. Sonra “tiyatro aşıkları”. İşte geniş bir kavram. Belki hayatının bir döneminde tiyatro izlemiş ve hayran kalmış yetişkin biri, belki sosyal ve ekonomik sebeplerden farklı bir bölüm okumak zorunda kalmış ama tiyatro aşkından vazgeçememiş başka öğrenciler. Ya da sadece tiyatro sevenler. Bazılarının ortak noktası tiyatro sevgisi. Bazılarının ortak noktası o topluluğun bir parçası olabilmek, bazılarının ortak noktası ise mecburiyet. Ama hepsinin birleştiği yer gönüllü olarak girdiği tiyatroda bir yer edinebilmek. Peki bunu ne kadar başarabiliyorlar/başarabildiler?
Alternatif tiyatro topluluklarının her birinin kuruluş süreci elbette farklıydı. Ancak bazıları ideolojik, bazıları da ekonomik nedenlerle topluluklarını kurarken ve oyunlarını sahnelerken pek çok işi imece usulü hallediyorlardı. Eğer bir mekâna sahip olacak kadar şanslılarsa, mekânı boyayıp temizlemekle başlayıp o alanı oyun sahnelemeye uygun hâle getirene kadar çalışıyorlardı. Oyun sahnelenme süreçlerinde tüm prodüksiyon işlerini hep birlikte üstlenmek, dekor-kostüm alanında çalışmak ve daha fazlasını yapmak elzemdi. Oyuncusundan yönetmenine herkesin beraber yaptığı bu işlerin bir de büyük ortağı vardı: gönüllüler.
Neler yapıyordu bir gönüllü? Cevabı çok çeşitli bir soru. Elbette her bir gönüllünün hedefi farklıydı ama ortak bir amaçla birleşiyordu: tiyatro yapmak, böylece tiyatronun bir parçası olmak. Bu sebeple de gönüllü -farklı pratikler söz konusu olsa da- genellikle kendisine verilen işe sadakatle yaklaşmaya çalışıyordu. Bir oyunda reji asistanlığını yapıyorsa, görevlerini seve seve yerine getiriyordu. Ama genelde hem iş tanımı bu kadar net olmuyor hem de bu kadar yüksek bir konumdan başlamıyordu. Peki hangi işleri yapıyordu? Örneğin mekânı temizliyor, mekânın düzeni ve işleyişinden sorumlu oluyordu. Bu iş düzenli hâle gelirken yanına bir iş daha ekleniyordu. Oyun başlamadan önce seyirciyi içeri almak. Sonra mesela o sırada yeni provalarına başlanan oyunun kostüm ekibine destek lazım oluyordu ve yine gönüllüden destek beklenebiliyordu. Gönüllünün iş yükü her geçen gün artıyordu. “Gönüllü olmak zaten böyle bir şey değil mi?” Değil. Peki nedir tiyatroda gönüllü olmak? Öncelikle, beklentilerin olsa da gönülden yapmak demek. Evet. Ama mesleki deneyim de kazanmak demek. Ait hissetmek de demek. Üretimin bir parçası olmak da demek. Örneklerdeki gibi sınırları belirsiz bir alanda at koşturulması demek değil.
Bu gönüllü örneği farazi bir örnek. Tabii ki farklı gönüllü profilleri de mevcut. Örneğin, sorumluluklarını farkında olmadan hareket eden, kendisine verilen temel görevleri bile yerine getirmeyen, gönüllülük kavramından uzak ve kendisiyle doğru bir ilişkilenme biçimi kurulmuş olmasına rağmen görevlerini suistimal eden gönüllüler. Bu profili de es geçmemek gerekir. Ama sadık bir gönüllü için ilk örneğimiz hâlâ geçerli, hatta bazı durumlarda bir gönüllüden beklenenin küçük bir özeti. Örnekler çeşitlendirilebilir: mekânı boyamak, tuvaletleri temiz tutmak, ışık, kostüm, dekor alanlarına destek sunmak, gelen seyirciye çay kahve satışı yapmak, bazen uzayan çalışma saatleri, fiziksel olarak ağır işler… Ve daha fazlası. Bütün bu işlerle beraber rejiye ya da prodüksiyona asistanlık yapmak ya da yeni oyunda küçük bir rol kapmak büyük bir lütuf ve sanki tüm çalışmaların ödülü hâline geliyordu.
Bir yandan da bir gönüllü için artık aile gibi olduğu grubuyla duygusal bağları söz konusuydu. Kendi içlerinde eğleniyor, beraber yiyip içiyor, özel günleri kutluyor, oyun geceleri şaşalı bir şenlik gibi geçiyordu. Bu sırada gönüllünün iş tanımı çok hızlı belirsizleşiyordu. Karşılığı tartışmalı ya da hiç olmayan iş yükü her geçen gün biraz daha artıyordu. Kendisinden beklenen işleri göreviymişçesine sahiplenmesi bekleniyor, eğer yapmazsa hassas iplerle bağlı bu duygusal bağın kopma tehdidi söz konusu oluyordu. Çünkü o grup artık ailesi olmuştu. Gönüllüler aileleri olduğuna inandıkları için, içinde bulundukları grubun aidiyet duygusundan kopmaktan ölesiye korkuyordu. Aile manipülasyonuna kurban gittiğini anlamıyor ve bu aileden kopmamak için sömürü düzeninin bir parçası hâline geliyorlardı.
Peki, grup üyeleri ya da grup yöneticileri tarafından bu yaşananlar bir sorun değil mi? Grup üyelerinin çoğu benzer süreçlerden geçmiş olduğu için, bu yönetim biçimi onlar açısından normaldi. Hâlâ bir gönüllü gibi devam edenlerin yanı sıra, bu işlerin gönüllü olarak yapılması, kutsadıkları tiyatronun bir parçası olabilmek için olması gereken gözüyle bakılıyordu. Daha kötüsü ise bazısı için “Gönüllü olmasını biz istemedik” ya da “Hoşuna gitmiyorsa bırakabilir” gibi savunmalar mevcuttu. Bu düşünceler süreci tartışmak yerine üretilmiş mükemmel konfor alanlarıydı.
Gönüllülük bir yerde son bulmuyor mu? Elbette son buluyor. Peki hepsi hüsranla mı son buluyor? Hayır. Kimileri için bu süreç bazen oyuncu olarak, bazen tasarımcı olarak ya da dramaturji veya yazarlık alanında kendini geliştirmiş olarak tamamlanıyordu. Ama maalesef bu her zaman çoğunluğun sahip olduğu bir ayrıcalık değil. Bazısı için fiziksel ve duygusal olarak sömürülmüş, tükenmiş hâle gelmek ya da en kötüsü artık bu alanda bir şeyler yapmayı istememek olarak tezahür ediyordu. Tabii bütün bunlar gönüllülüğün hepten kötü olduğu anlamına gelmemeli. Elbette bir gönüllü bireysel olarak gönüllü olmaktan mutlu olabilir ya da bir grup bünyesinde çalışan gönüllüyle doğru bir ilişkilenme biçimi kurmuş olabilir ve bu gönüllülük ilişkisi dışarıdan bakanı ilgilendirmeyen bir mesele gibi görünebilir. Ama burada önemli olan gönüllünün haklarının, bazen ona rağmen, korunmasının gerekli olması ve emek sömürüsünün normalleştirilmesinin engellenmesi. Zira bugün bile bazen temel hakları sağlanan sahne arkası ekibinden, gönüllülükten gelen alışkanlıkla, görev tanımından daha fazlası bekleniyor.
Bütün bu tartışmanın sonucunda amaç kimsenin tiyatroda gönüllü olmasını engellemek değil. Aksine, birlikte kalmanın yollarını bulmaya çalışmak. Çünkü belli ki tiyatromuzda gönüllülük ihtiyacı elzem bir durum. Tiyatrolara ödenekler sağlanmadıkça da böyle olmaya devam edecek. Tiyatrolar varlıklarını devam ettirmeye çalıştıkça, bu birliktelikleri de sürdürmeye çalışacaklar. Eğer gönüllüler bu sürece dâhil olmaya devam etmeyi istiyorlarsa, bu birliktelik içinde gönüllü varlığının katkısını, varlığını ve ihtiyaç duyduğu kazanımları kabul ederek başlayabilirler. Sonra bir sömürü aracı olarak değil de onların da temel haklarını korumalı, sınırlarını çizmeli, beklentileri açık açık konuşmalı ve gönüllüleri de tüm kazanımların bir parçası hâline getirmeli ki süreç adil, eşit ve etik biçimde yürümeye devam etsin. Ama en önemlisi, gönüllüler, aile adı altında olmayan beklentilerle duygusal sömürünün bir parçası haline gelmesinler. Sömürüsüz bir tiyatro dileğiyle.
https://www.ilo.org/resource/volunteer-work
Sevil Yılmaz Kimdir?
Sevil Yılmaz, 1986 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü’nden 2013 yılında mezun oldu. 2020 yılında Çağdaş Drama Derneği’nin Yaratıcı Drama Liderliği/Eğitmenliği Sertifika Programı’nı tamamladı. Çeşitli tiyatrolarda kostüm tasarım asistanı olarak çalıştı. Ya Da Tiyatro’da prodüksiyon asistanı, yönetmen yardımcısı ve dramaturg olarak görev aldı. Okulda yaratıcı drama eğitmenliği yaptı. Halen tiyatroda çalışmakta ve yazmakla ilgilenmektedir.




