20’li ve 30’lu Yaşlarındaki Kültür Sanat Yöneticilerine Açık Mektup
Açık Mektup: Emil J. Kang kültür sanat alanındaki gençlere bildiklerinden şaşmamayı öneriyor.
Editör Notu: Bu metin, Emil J. Kang’ın The Reprise’de yayımlanan “An Open Letter to Arts Leaders in their 20s and 30s” başlıklı yazısının Türkçe çevirisidir. Yazarın izniyle Dramatist’te yeniden yayımlanmıştır. Kang’ın kültür sanat alanına dair deneyimlerini paylaştığı yazılarını The Reprise üzerinden takip edebilirsiniz (emilkang.substack.com).
Kang’in genç kültür sanat yöneticilerine seslendiği bu mektubun, Türkiye’de tiyatro ekosisteminde bağımsız yapılar, sürdürülebilirlik ve üretim koşulları etrafında süren tartışmalarla güçlü bir temas kurduğuna inanıyoruz. İyi okumalar!
Yazar: Emil J. Kang
Çeviri: Zeynep Nur Ayanoğlu
Orijinal Metin: "An Open Letter to Arts Leaders in their 20s and 30s", The Reprise (Substack).
Editörler: Yaşam Özlem Gülseven, Özden IşıltanSevgili kültür sanat yöneticileri,
Size söyleyeceklerimde belki de tamamen yanılıyorumdur.
Bunlar mutlak gerçekler değil. Daha önce sizin pozisyonunuzda bulunmuş birinin gözlemleri. 2000 yılında, otuz bir yaşındayken, Detroit Senfoni Orkestrası’nın Başkanı ve İcra Direktörü oldum. Ancak bu mektupta keşke o zamanlar bilseydim dediğim şeyleri anlatmıyorum. Alan değişti. Zorluklar farklı. Bu mektupta günümüz gerçekliğinde yolunuzu bulmak için ihtiyaç duyacağınız şeyleri anlatıyorum.
Her hafta, kendilerinin bozmadığı sistemleri düzeltsinler istenen, yirmili ve otuzlu yaşlarındaki kültür sanat yöneticileriyle konuşuyorum. Bu mektup onlar ve sizin için.
İşinize yarayanı alın, yaramayanı atın. Bizim vaktiyle hayal edemediklerimizi inşa edin.
Sizler olağanüstü bir dönemde sanat alanında çalışıyorsunuz. Eski nesil güya emekliye ayrılıyor, halbuki ezelden beridir “nihayet emekli oluyorlar”. Onlarca yıldır pozisyonlarına yapışıp kalmışken bir yandan da bırakıp gitmekle tehdit ediyorlardı. Pandemide işlerin akışı değişmekle kalmadı, neden bir araya geldiğimizi de temelden sorgular olduk. Seyirciler eskisi gibi müdavim olmuyor ama bundan illaki kötü bir anlam çıkmaz. Her şeyi yeniden hayal etmek için bir fırsat bu.
Peki Ne Öldü, Ne Kaldı?
Bu alanın nasıl işlemesi gerektiğine dair bir dizi varsayım ölüp gidiyor. Abonelik modeli öldü diyemesek de, geçerliliğini yitirdi mesela. Sizin nesil dijital yayın hizmetlerine ve telefondaki uygulamalara abonelik dışında hiçbir kültürel hizmete üyelik almıyor. Bağlılık konusunu otomatik yenileme yerine aktif katılım olarak değerlendiriyorsunuz. Bu durum pazarlamanın başarısızlığı değil, insanların kültür kurumlarıyla kurduğu ilişkilerde yaşanan temel bir değişim. Bu nedenle sizlerin gerçekte var olan işlem modellerine, tek biletlere, esnek üyeliklere, ödeyebileceğini öde sistemine, dijital erişime ve melez deneyimlere göre tasarım yapmanız gerekir.
Yaş alan izleyici miti de çöpe gitti. On yıllardır, her nesil altmışına geldiğinde doğal olarak klasik sanatlara ilgi duymaya başlar, aniden rahatça harcayabileceği bir gelire kavuşur, geniş zamanı olur ve gizemli bir şekilde on dokuzuncu yüzyıl Avrupa kültürüne ilgi duymaya başlar, diye kendimizi avutmuşuz. Halbuki bugünün altmışlıkları tiyatroyla değil, televizyonla büyüdü. Bugünün ellilikleri kültürel kimliklerini senfonilerle değil, rock konserleriyle kurdu. Saçları çoktan ağarmış izleyicilere, saçları ağarmakta olan yeni izleyiciler katılmıyor. Şehir efsanesine inanmayın; gelecekte bir gün aranıza katılacak izleyicileri beklemek yerine, gerçekte var olan izleyiciler için yeni bir yapı oluşturun.
Her şeyi bilen CEO modeli ortadan kalkıyor. Siz liderlerin sosyal medyada alenen başarısız olduklarını görerek büyüdünüz. Kurucuların “cancel”landığını izlediniz. Belirsizliği kucaklamanın her şeyi bildiğini iddia etmekten daha fazla güven oluşturduğunu anlıyorsunuz. Eğer bir yönetim kurulu sizi işe aldıysa, yaşınız kaç olursa olsun, sizi bugünkü becerilerinizle, bakış açınızla ve vizyonunuzla işe aldı. Potansiyelinizle değil. Gelecekte olacağınız kişi için değil. Kapalı kapılar arkasında kararlar alan gizemli yönetici devri sona eriyor çünkü şeffaflık tercih meselesi olmaktan çıktı.
Sorgulanmaz bir varsayım olarak işleyen beyazların baskın kültürel kanonu çöküyor. BIPOC (siyahlar, yerliler ve beyaz olmayan topluluklar) sanatçıların “çeşitlilik” adı altında özel bir kategori teşkil etmediği, genel programa dâhil olduğu ilk nesilsiniz siz. K-pop ve Beethoven hiyerarşisizce yan yana var olabiliyor artık. Küresel bakış açıları egzotik eklentiler değil, doğal unsurlar sayılıyor. Bu kaymayı savunma pozisyonunda değilsiniz; aksine, klasik Avrupalı üstünlükçülüğe sarılanlar kendi pozisyonlarını savunma pozisyonunda.
Himaye modeli de dönüşümde. Büyük bağışçılar önemini korusa da, GoFundMe, Patreon ve Kickstarter gibi yöntemler kültürün fonlanma biçimini değiştirdi. Yaratıcıların milyon dolarlık hibelerle değil, aylık bin dolar düzenli destek sağlayan kişiler sayesinde sürdürülebilir kariyerler inşa ettiğini gördünüz. Topluluk yatırımı ve yardımlaşma sadece verimli birer fonlama stratejisi değil, aynı zamanda hesap verebilir yapılardır.
Bizim Hiç Karşılaşmadığımız Şeylerle Karşı Karşıyasınız
Aynı zamanda benim neslimin hiç karşılaşmadığı gerçeklerle karşı karşıya kalıyorsunuz. Sosyal medya sadece pazarlama aracı değil, kültürün gerçekleştiği bir yer. TikTok’ta bir video sezon boyunca yayımlanan bir programdan fazla insana bir saat içinde ulaşabiliyor. Ancak bu, her kararın, her hatanın, her başarının kamuoyuna açık gerçekleştiği anlamına da gelir. Organizasyonları yönetirken bizim hiç olmadığımız kadar göz önündesiniz. On yıllar boyunca edindiğiniz itibarı tek bir tweet yok edebilir.
Siz yaratıcı endüstrileri yönetmeye çalışıyorsunuz; bir yandan da yapay zekâ bu endüstrileri yeniden şekillendiriyor. Bizim hiç karşılaşmadığımız sorularla uğraşıyorsunuz. Yapay zekâ senfoni besteleyebildiğinde ne olacak? Seyirciler insan ve makine performansını ayırt edemediğinde ne olacak? Bağışçılar neden insan sanatçılara fon sağlamaları gerektiğini sorguladığında ne olacak? İnsan yaratıcılığının değerini gerçek zamanlı olarak tanımlıyorsunuz.
İklim krizi sizin için soyut bir kavram değil, operasyonel bir gerçeklik. Şehirler sular altında kalıp yanarken siz sezonları planlıyorsunuz. Karbon ayak izi hesap makinesiyle turneye çıkıyorsunuz. Yönetim kurullarına sürdürülebilirliğin büyümeden daha önemli olduğunu açıklıyorsunuz. Çevre ve kültür adaleti sizin nesliniz için ayrılmaz bir bütün.
Ruh sağlığı krizi iş gücünüzü yeniden şekillendiriyor. Çalışanlarınız terapi, ilaç tedavisi ve sınırlar hakkında açıkça konuşuyor. Görev uğruna refahından ödün vermeyi reddeden insanları yönetiyorsunuz. “Sanat için acı çekmek” mitolojisi geçerliliğini yitirdi. Yönetime geçen insanları yok etmeyen organizasyonlar kurmanız gerekiyor.
(Eğer Yaparsanız) Bir Doğum Evresindeyiz
Tüm bunlardan yeni bir şey doğuyor, eğer yapmayı seçerseniz. Radikal şeffaflık standart çalışma prosedürü hâline geliyor. Maaş aralıklarını paylaşıyorsunuz çünkü personeliniz zaten paylaşacak. Organizasyonel zorlukları açıkça tartışıyorsunuz çünkü her şeyin yolunda olduğunu iddia etseniz de kimse kanmaz. Başarısızlıkları kabul ediyorsunuz çünkü izleyicileriniz bunların yaşandığını kendi gözleriyle gördüler. Şeffaflık sadece etik değil, aynı zamanda pratik bir şey sizin için.
Nesiller arası savaşın yerini nesiller arası iş birliği alıyor. Yirmi sekiz yaşındakilerle altmış beş yaşındakiler artık sadece mentorluk ilişkisi kurmuyor; gerçek ortaklar olarak liderlik ekipleri kuruyor. Yaş çeşitliliği her departmanda yenilikçiliği tetikleyen sürtüşmeler yaratır. TikTok’ta büyüyen insanlar posta yoluyla imparatorluklar kuran insanlarla çalıştığında ortaya sihirli bir iş çıkar.
İşçi gücü temelden değişiyor. Sizin nesliniz, ne kadar anlamlı bir iş üstlenmiş olursa olsun, yoksulluk sınırındaki ücretleri kabul etmez. Sizler kâr amacı gütmeyen kuruluşları bile sendikalaştırıyorsunuz. Sadece çeşitlilik değil, eşitlik de talep ediyorsunuz. Sömürüye minnet etmiyorsunuz. Böyle bir devirde çalışanlarını kaynak olarak değil, ortak olarak gören kuruluşlar hayatta kalabilir.
Toplumsal mülkiyet kurumsal denetimin yerini almaya başlıyor. Kuruluşların kendilerine fon sağlayan bağışçılara değil, hizmet ettikleri topluluklara karşı sorumlu olması gerektiği bilincindesiniz. Deneysel çalışıyor, kooperatif modellerini, topluluk kurullarını ve katılımcı bütçelemeyi deniyorsunuz. İzleyici kitleyi tüketici modeli olarak görme devri bitti. İzleyiciler artık mülk sahibi olarak görülüyor.
Bu Gerçeği Kimse Söylemez
Size kimsenin söylemeyeceği bir gerçek var. Dışlandığınız bir gerçek. İleri yaşlıların yönetimde olduğu bir organizasyonda en genç kişiyseniz, sembole dönüşürsünüz. Bu yöneticiler sizi iki şekilde görmeye mahkûmdur; ya gençlerin de değişebileceğini gösteren bir kanıttan ibaretsinizdir ya da “gençlik başımda duman” ifadesini haklı çıkaran bir ibretlik. Başarıya ulaşsanız bile küçümseme bitmez. Kendinizi çoktan kanıtlamış olsanız da “bu yaşta bu zekâ” gibi övgü mü, hakaret mi olduğu ayırt edilemeyen cümleler duyarsınız.
Sizden şüphe duyan bu kimseler ileride size ihtiyaç duyacaktır. Olduğunuz yere nasıl geldiğinizi sorgulayan yöneticiler gün gelip sizi arayarak bir işe para ayırmanızı, biriyle bağlantı kurmanızı veya bir konuda onayınızı isteyecektir. Güç dinamikleri değişse de saygısızlıkları muhtemelen aynı kalacak; tek değişen, sizi ekarte etmek yerine sizden ricada bulunmak zorunda kalmaları olacaktır.
Yönetim kurulları bir önceki kişiye ödediklerinden daha az maaş teklif edecektir size; sırf daha genç veya daha yenisiniz diye. Bütçenin böyle gerektirdiğini söyleyecek veya bunu kendinizi kanıtlama şansı olarak sunacaklardır; o da olmadı, geçici bir düzenleme diyeceklerdir adına. Ödemedeki bu düşüşü değerinizin bir yansıması gibi içselleştirmeyin. Aynı işi yapacak kadar iyiyseniz, aynı ödemeyi alacak kadar da iyisinizdir. Eşit işe eşit ücret talep etmek kibir değil, temel eşitliğin bir gereğidir.
Bugünlerin benim zamanımdan farkı şu. Siz birbirinize sahipsiniz. Slack kanallarınız, WhatsApp gruplarınız var. Maaş görüşmelerinizi ve yönetim kurulunda yaşadığınız korku hikâyelerini anlattığınız Google Docs’larınız var. Siz benim neslimin hiçbir şekilde başaramadığı dayanışmayı kurdunuz. Eğer benimle yaşıt veya benden büyük olup hâlâ güç pozisyonundaysanız, bu mektubu liderlik etmesini beklediğiniz kişilere olan borcunuzun kontrol listesi gibi düşünün.
Kurullar ve Pozisyonlar Hakkında Kritik Gerçekler
Kurullar ve pozisyonlar hakkında aklınızda tutmanızı umduğum bazı kritik gerçekler var. Bir işe sırf seçildiğinize sevindiğiniz için girmeyin. Kurul işlevsizse kaçın. Belki de sizi en iyi adaysınız diye değil, işi kabul edecek tek kişisiniz diye seçmişlerdir. Belki de diğer herkes bu işin oluru yok deyip teklifi reddetmiştir.
Kurulların bozduğu organizasyonları düzeltmek zorunda değilsiniz. Hele ki genç liderlerin de bir şansı hak ettiğini kanıtlamak için kendinizi feda etmeniz hiç gerekmez. Yönetim yapısı bozuksa onu aşağıdan düzeltemezsiniz. Kurulun kendisi değişimi istemek zorunda; sizden diğer her şeyi değiştirmenizi bekleyemezler.
İşlevini yitirmiş, itibarlı bir pozisyon sevimli bir hapishaneden başka bir şey değildir. Zehirli kültüre sahip ünlü bir kurum sizi sağlıklı dinamiklere sahip adı sanı bilinmeyen bir organizasyondan çok daha hızlı yok edecektir. Her seferinde itibar yerine kültürü seçin.
Neye Güvenmeli
Bunca karmaşanın göbeğinde, neye güveneceğinize karar vermek zorunda kalacaksınız. İçgüdülerinize güvenin, bozuk diyorsa bozuktur. Taze gözleriniz bizlerin normalleştirdiği işlevsizliği rahatlıkla görür. Bir yanlışlık seziyorsanız muhtemelen öyledir.
Kendi gerilim göstergenize güvenin. Gerçek iş hikâyelerde yaşar, bunu bilseniz de illaki tablolarla etki kanıtlamanız bekleniyor. İşlemlerle dönüşüm arasında, gelir kaygısıyla ilişkiler arasında gidip geliyorsunuz. Bu gerilim yönetiminizdeki bir hata değil, ortaya çıkardığınız işin ta kendisi.
Teknolojiye bir araç olarak güvenin, çözüm olarak değil. Dijital platformlardan bize göre çok daha iyi anlıyorsunuz ama insan bağlantısının algoritmayla tasarlanamayacağını da biliyorsunuz. Teknolojiyi insan deneyimini zenginleştirmek için kullanın, ikame etmek için değil.
Birbirinize güvenin. Kurduğunuz akran ağları hiyerarşilerden çok daha güçlü. Kaynaklarınızı paylaşın. Hatalarınızı kabul edin. Birlikte inşa edin.
Birkaç Somut Adım
Yükünüz ağır, bu yüzden yapabileceğiniz birkaç şeyi hatırlamak faydalı olabilir. Gerçekleri anlatabileceğiniz bir akran grubu kurun veya mevcut bir gruba katılın; bu gruba temel bir altyapı meselesi olarak yaklaşın, lüks gibi görmeyin. Kurullarda ve yönetişimde bir rol üstlenmeden önce üzerinize düşeni tam olarak yapın ve sadece mevcut yönetim kuruluyla değil, önceki çalışanlarla da konuşun. Yapısal değişiklik olmaksızın kişisel fedakârlık gerektiren işlere hayır demeyi pratik edin. Sizi kendi saflarına katmaya çalıştıklarını anladığınızda, fırsat gibi görünen bir teklife bile yüz çevirebilirsiniz. Organizasyonunuzda çalışanların refahını tehlikeye atan bir pratiği tespit edip onu değiştirmeyi kafaya koyun. Küçük ama gerçek bir değişim büyük performatif bir vaatten evladır. Öğrendiklerinizi paylaşın. Her sözleşme, her çatışma ve her kazanım şahsi bir hayatta kalma hikâyesi olmaktan çıkıp ortak kaynağa dönüşebilir.
Bizim nesil kültür sanat alanı ölüyor demeye devam ededursun, asıl ölen, bizim bildiğimiz kadarı. Sizin bildikleriniz ise Discord sunucuları ve yardımlaşma ağlarıyla, melez deneyimler ve kooperatif mülkiyet modelleriyle, şeffaflık ve dayanışmayla yeniden doğuyor.
Bizim aklımıza bile gelmeyen zorluklarla karşı karşıyasınız; sosyal medyada viral olmak, yapay zekâ yaratıcılığı, iklim felaketi, iş gücü devrimi… Mücadele etmek zorunda kalmadığımız sorunları nasıl çözmeniz gerektiğini söylememize izin vermeyin. Deneyimimiz perspektif sunabilir ama içgüdüleriniz daha önemli.
Bizim size bıraktığımızı atıp var olması gereken kültür sanat alanını siz inşa edin.
İçtenlikle,
Emil Kang



